25 Aralık 2019 Çarşamba

Tarih öncesi çağlarda ölüm ve gömü






















Tarih öncesi çağlarda ölüm ve gömü


Bu günün toplumlarıyla karşılaştırıldığında tarih öncesi toplumlarda ölüm, çok daha güncel bir olguydu. İrinli bir diş veya atlatılamayan bir soğuk algınlığı, hemen hemen bütün tıbbi imkanlardan yoksun o günün ortamında ölümcül bir teh­likeydi. Örneğin Elmalı yakınlarındaki Kara-taş-Semayük’te insanların % 4O’ı 10 yaşına erişemeden ölmüştü. Kadınların ortalama yaşı 30 yıl, erkeklerin ise bundan 5 yıl daha uzundu. Bir karşılaştırma yapılacak olursa 1935-40 döneminde 49,5 yıl olarak saptanan Türkiye nüfusu yaş ortalaması, 1975-80 döneminde kadınlar için 61,6 erkekler için 60,3 yıl olacak şekilde yükselmiştir.
Günlük yaşamın bir parçası olan ölüm, büyük bir olasılıkla hiç bir zaman toplumlar tarafından bi­reyin sonu olarak algılanmamıştır. Bu nedenle ölümden sonraki yaşam hakkında, çok çeşitli yazılı belge ve etnografik veri bulunmaktadır . Bedenin ölmesi bir sınırın aşılması, benliğin bir boyuttan diğer bir boyuta geçişi şeklinde yansıtılmaktadır. Sınırı aşma, bekle­meler, sınavlar ve hatta mücadelelerle dolu uzun bir yolun sonudur . Hem bu uzun yolculuğa çıkana yardım etmek, hem de geride kalanların acılarını hafifletmek amacıyla bazı dini törenlere gereksinim duyulması kolay anlaşılır bir olgudur.
Hangi kültür aşamasından sonra mezarların or­taya çıktığı henüz kesinleşmemiştir. Bilinen en eski gömüler bundan 80.000-90.000 yıl önce, Mousterien dönemi Neandartal insanına aittir. Türkiye buluntuları henüz bu kadar eskiye dayanmamakla beraber çeşitli kazılarda, örneğin Antalya dolaylarında Karain ve İstanbul dolaylarında Yarımburgaz mağaralarında  saptanan insan dişleri ve kemiklerinin belki de Paleolitik Çağ gömülerinden günümüze kadar ulaşabilen parçalar olduğu dönüşülebilir.
Günümüzden yaklaşık 10.000 yıl önce, Neolitik dönemin başlamasıyla Doğu Anadolu, Kuzey İran ve Kuzey Irak bölgelerinde tarım ve hayvancılık başlamıştır. Özellikle tarıma geçiş, avcı ve top­layıcı toplulukların yaşayış biçimi olan göçebeliğin terk edilmesine neden olmuştur. Artı ürününü depolamak için ambarlar kurmaya başlayan insan, giderek yerleşik hayata geçmiş ve kalıcı konutlardan oluşan ilk köy yerleşmelerini kurmuştur.
Diyarbakır yakınlarında yer alan Çayönü Tepe­si, ilk köy yerleşmelerinin en güzel örneklerinden biridir. Burada karşılaşılan yerleşme içi gömü geleneği, daha sonraki yüzyıllarda Anadolu’da çok sık uygulanacaktır. Buna göre ölüler topluca, sağ kalanların dünyasından uzakta bir yere gömülmeyip yerleşme içine, yani geride kalan­ların yakınına gömülmüştür. Çayönü Tepesi’nin çeşitli alanlarında konut tabanları altına açılmış, basit çukurlarda iskeletlere rast­lanılmıştır. İskeletler, “hoker” tarzı denilen şekilde, bacaklar karma çekilerek yan yatırılmıştır .
Çayönü’nde, kazıyı yapanlar tarafından “skull-building” olarak adlandırılan bir binada tüm is­keletlerin yanısıra, alt çenesiz 70 kafatası ve oldukça yoğun oranda, bir araya toplanmış, uzun kemikler ele geçmiştir . Buna göre iskeletler büyük bir olasılıkla, önce geçici olarak ayrı bir yere gömülmüş, daha sonra kemikler bu­radan alınarak binanın içine taşınmıştır. Değişik yorumlara açık olan Çayönü “skull-building” bu­luntuları, Alp Dağları yöresinin tek tük örnekleriyle günümüze kadar ulaşan kemik evle­rini anımsatmaktadır. Yer darlığı nedeniyle belli bir süre sonra açılan mezarlardan toplanan kafatasları ve kemikler önce temizlenip, çoğunlukla üzerleri yazılıp bezendikten sonra “Beinhaus” denen binalarda, açıkta korunmuştur . Bu uygulamanın arkasında ne karmaşık bir ata kültü, ne de kanlı bir kurban töreni saklıdır – burada yapılmak istenen, ölen büyüklerden arta kalanları anılarına yaraşır bir şekilde “memento mori” olarak saklamaktır. Aksi yanıtlanana kadar 9000 yıl öncesinin Çayönü buluntuları için de benzer bir yorum geti­rilebilir.
Tek tek kafatasları, İstanbul yakınlarındaki Fikirtepe ve Burdur dolaylarındaki Hacılar örneklerinde olduğu gibi, diğer bazı Neolitik Çağ yerleşmelerinde de izlenmiştir. Urfa bölgesi Aşağı Fırat havzasında yer alan, Çayönü’nün bazı tabakalarıyla çağdaş Nevali Çori yerleşmesinde iki evin tabanları altında kafa­tası kümeleri açığa çıkarılmıştır. Niğde yakınlarındaki Köşk Hüyük’te ise üzeri kille sıvanmış, aşı boyalı bir kafatası dikkati çekmektedir. Büyük bir olasılıkla ölen kişinin yüzünü yeniden canlandırmak amacıyla gerçekleştirilen kafataslarını kille sıvama işlemi , ilk üretimciliğin çanak çömleksiz evresi Doğu Akdeniz (Levante) topluluklarında, oldukça yaygın bir uygulamadır. Hem kille şekillendirilmiş kafatasları, hem de vücuttan ayrılarak saklanan kafatasları doğrudan bir ata kültüyle bağdaştırılabilir.
Yerleşme içi gömü geleneği MÖ. 7. bine tarihlenen, Konya dolaylarındaki Çatal Höyük’te de görülmektedir. Burada ölenlerin büyük bir bölümü, konut içlerindeki kerpiç sekiler altına gömülmüştür. Bu sekilerin altında çoğunlukla bir­den fazla iskelet, bir defasında da toplam 32 bi­reye ait kemikler ele geçmiştir . Takı, silah ve aletler burada en sık rastlanan mezar hediyeleridir.
Çatal Höyük kazılarını gerçekleştiren James Mellaart, eksik uzuvlara, iskeletten ayrılmış kafataslarına ve anatomik açıdan yanlış yerlerde duran bazı kemiklere bakarak, seki altı gömülerinin çoğunu ikincil gömüler olarak nite­lendirmiştir. Aynı yerleşmede bulunan bazı duvar resimlerinde gözlenen betimlemeler, cesetlerin et ve iç organlardan nasıl temizlendiği sorusuna olası bir yanıt verecek niteliktedir:
Bazı duvarlara, boyun tüylerinin biçimi ve geniş kanatlarına bakılarak akbaba diye tanımlanabilecek büyük kuşlar çizilmiştir. Bu kuşlar başsız insan betimlemelerinin yanında, onları gagalar gibi durmaktadır . Bu işlem, akbabalar gibi sadece gagalamakla kal­mayıp cesetlerden iri parçalar koparıp götürebilecek nitelikteki yırtıcı hayvanların saldırılarına kapalı özel alanlarda veya yüksek platformlar üzerinde gerçekleştirilmiş olmalıdır. Günümüzde de İran ve Hindistan’ın bazı bölgelerinde yaşayan Pars toplulukları, ölülerinin cesetlerini buna benzer bir şekilde ak­babalara sunmaktadır.
Evlerin içi gömülü iskeletlerin bazılarında sap­tanan yanık izlerine göre, Çatal Höyük sakinleri ölülerinin kemiklerini temizlemede ateşten de yararlanmış olmalıdır. Biraz daha erkene tarihlenen Niğde yakınlarındaki Aşıklıhüyük iske­letlerinde de sıkça yanık izleri bulunduğu öğrenilmiştir. Kemiklerin büyük bir bölümünün de kül haline geldiği, hakiki yakma mezarlar bura­da da henüz bilinmemektedir.
Yerleşme içi mezar uygulamasının Neolitik Dönem’in en yaygın gömü biçimi olup olmadığı so­rusuna bu güne değin kesin bir yanıt verileme­miştir. Anadolu’da kazılan bu dönem yerleşmelerinde ya hiç mezar ele geçmemiş, ya da ancak bir kaç örnekle yetinilmiştir. Buna göre belki de yerleşmelerin çeperinde veya daha uzağında mezarlıklar bulunduğu düşünülmelidir. Büyük bir olasılıkla gelenekler, bölgeden bölgeye değişmiştir.
Geç Neolitik ve Kalkolitik Çağlar’da, yani M.Ö. altıncı, beşinci ve dördüncü binlerde de aynı durum geçerlidir. Giderek artan nüfus yoğunluğuna karşılık, ele geçen yerleşme içi gömü sayısı çok kısıtlıdır. Bir önceki dönemde yerleşme içi mezarlarda her yaş grubundan insa­na rastlanırken, Geç Neolitik ve Kalkolitik’te daha çok çocukların ev içine gömüldükleri sap­tanmıştır. Toplumun en savunmasız öğeleri olan çocuklar belki de bu şekilde ölümden sonra da ko­runmak istenerek, büyükler gibi uzakta bir me­zarlığa gömülmemiştir.
Tunç Çağları’nın başlamasıyla, yani yaklaşık M.Ö. dördüncü binin sonlarından itibaren, Anado­lu’nun çeşitli bölgelerinde yapılan bilimsel çalışmalarda artış görülür. Bu bağlamda bir çok Tunç Çağı mezarlığında arkeolojik kazılar yapılmıştır. Alışılagelmiş basit çukur mezar­ların yanısıra, giderek daha kalıcı mezar türlerinin ortaya çıkması, mezarların saptan­masını kolaylaştıran başlıca nedenlerden biridir. Örneğin artık cesetler pişmiş topraktan küplerin, başka bir deyişle pitosların içine gömülebildiği gibi, taş levhalardan oluşan sanduka mezarlara da gömülebilmektedir. Tarlalar sürülürken veya bazı inşaatlarda tesadüfen rastlanıldığında, bu tür mezarlar kolayca dikkati çekerek arkeoloji dünyasına kazandırılabilmektedir .
Yerleşmelerde  kullanılan  küpler,  büyük  bir olasılıkla gerektiğinde mezar kabı olarak da kullanılabiliyordu. Cesetler, toprak içine meyil­li olarak yerleştirilmiş küplere ayaklar önce ola­cak şekilde sokularak, hoker biçiminde yatırılıyordu. Tek kap küçük geldiğinde, iki değişik kap ağız ağıza verilerek kullanılıyordu .
Yaygın kural, mezar başına tek gömü ise de, değişik cinsiyette, çift veya üç iskelet içeren küpler de izlenmektedir. Elmalı yakınlarında Karataş-Semayük nekropolünde, başka bir yerde benzeri henüz bulunamayan ilginç örnekte, büyük bir küp içinde sekiz ayrı bireye ait iskelet kalıntılarına rastlanmıştır. Bu tür gömüleri aile mezarları olarak yorumlamak yanlış olmasa ge­rektir.
Bazı mezar küpleri çok sıkı ve kunt bir biçimde kapatılmıştır . Bunun amacı, ya mezar soygunlarını önlemek, ya da ölülerin mezar­larından çıkamamalarım sağlamaktır. Ölülerin geri gelerek, yaşayanları cezalandıracağı fikri büyük bir olasılıkla her dönemde çok yaygın bir inançtı. Ölen kişinin fiziksel olarak geri dönmesini önlemek ne denli kolaysa, geri dönen ruhundan korunmak da herhalde o denli zordu. Bazı Hitit metinlerinde, insanları taciz eden ruhlardan söz edilerek bunları huzura kavuşturmak için gerekli adak ve törenler anlatılmaktadır.
Yapımları daha çok iş gücü gerektiren taş sandu­ka mezarlar, küp mezarlardan çok daha sağlamdır . Bu mezarlar, yakınlarında iri, tablasal parçalar çıkartılmaya uygun kireç taşı ocakları gerektirdiğinden, Anadolu’nun her yerine yayılamamıştır. Bazı örneklerde, malze­meden tasarruf amacıyla, yan duvarlar ocak taşlarından örülerek sadece iri bir sal taşı olarak yerleştirilmiştir. Kurulmaları daha çok iş gücü gerektiren bu mezarlara topluluk içindeki ayrıcalıklı kişilerin gömüldüğü savı akla yakın gelmektedir. Eskişehir bölgesinde yer alan ve İlk Tunç Çağı’na tarihlenen Demircihüyük-Sarıket mezarlık alanında sadece iri taşlardan örülü bazı sanduka mezarlarda soygun izlerine rastlanırken diğer mezarlara dokunulmaması da bu savı des­teklemektedir. Bozüyük dolaylarındaki Küçükhöyük ve Milas yakınlarındaki lasos gibi yeterli oranda kireç taşı levha çıkartılabilen bölgelerde, mezarların hemen hemen tümü taş sanduka tipindedir.
Önceki yüzyılların en yaygın gömü tipi olan top­rak mezarların yerini tümüyle küp ve taş sanduka mezarların aldığı sanılmamalıdır. İçi örülü ol­mayan her basit, toprak mezarın da fakir bir mezar olduğu düşünülmemelidir. Ele geçen bulun­tular çoğunlukla bunun aksini kanıtlamaktadır.
Toprak mezarlarda da birden fazla gömü bir arada bulunabilmektedir . Bu çiftlerin birlikte mi, yoksa birbirinden farklı zamanlarda mı gömüldüğü sorusuna yanıt bulmak oldukça zor­dur. Hizmetkârların efendilerini, kadınların ise kocalarını, yarı gönüllü yarı zorunlu, mezar­larında da yalnız bırakmadıkları ve hatta törenle kurban edildikleri düşüncesi akla gelse bile çoğunlukla geçerli olmamaktadır. Etnolojik karşılaştırmaların öğrettiğine göre, ölülere do­kunmaktan çekinilmediği için eski mezarların içine ikinci bir gömü yapmakta hiç bir sakınca görülmemekte, bazen de adetler bunu zorunlu kılmaktaydı.
Her nekropol alanında, dönemin alışılagelmiş gömme adetlerine uymayan bazı öğeler izlenmek­tedir. Örneğin İlk Tunç III evresine tarihlenen Bafra yakınlarındaki İkiztepe nekropolünde ce­setler, bacaklar karma doğru çekik (hoker pozis­yonunda) değil, yan veya sırt üstü düz yatırılmıştır. Gene İkiztepe’de ölülere madenden yapılma silah, alet ve süs eşyaları gibi oldukça zengin hediyeler sunulmuştur. îkiztepe’nin ayrıcalıklı bu özelliği ancak çevredeki bakır yataklarıyla açıklanabilir. Anadolu’nun diğer İlk Tunç Çağı gömü alanlarında, ölü sunularıyla ilgi­li belirli bir kural yoktur. Kişiye özel bazı nesne­ler, az da olsa takılar ve en sık olarak karşımıza çıkan ve içine yolluk olarak muhtemelen içki ko­nulmuş tek bir kap en yaygın sunu türleridir.
Burada ilgilenilen dönem Mısır’da piramitlerin kurulduğu, Mezopotamya’da ise ulu hanedanların hüküm sürdüğü M.Ö. 3. bin yıllarıdır. Bu dönem Anadolu’suna bakıldığında, geniş bir bölgeyi kontrolü altında tutabilecek krallıkların henüz kurulamadığı ve yönetimin yerel beyliklerin elinde olduğu sanılmaktadır. Orta Anadolu pla­tosunda yer alan Alaca Höyük’te 1930 yıllarında gerçekleştirilen kazılarda açığa çıkarılan zengin mezarları da, bey sülalesinin aile mezarlığı şeklinde yorumlamak yerinde olacaktır.
Burada kazılan bir kaç metre uzunluğunda, 50-70 cm derinliğinde, duvarları ocak taşlarıyla örülü ve üstleri kalaslarla örtülü hücrelerdir . Bu hücrelerden her birinin içine, yer darlığı çekilmemesine rağmen geleneksel şekilde, bacak­ları karma doğru çekili, süslü giysilerine bürünmüş, tek bir ceset gömülmüştür. Mezar oda­larının içinde ele geçen buluntular şimdiye değin Anadolu gömülerinde ele geçenlerin en görkemlileridir: altın, gümüş ve tunçtan kaplar, tunçtan güneş kursları ve hayvan betimlemeli âlemler, gene altın ve tunçtan takılar ve silahlar, bütün bunların yanı sıra demir namlulu kama­lar. Üzerleri altın varak kaplı kabzalarından da anlaşılacağı üzere, demirden kamalar o devirde çok büyük değer taşımaktaydı.
İlk Tunç Çağı’nın sona ermesiyle, yani 3. binden 2. bine geçerken Anadolu’da yeni bir dönem başlıyordu. Orta Anadolu yaylalarında bir yan­dan Erken Hitit yerleşmeleri kurulurken, diğer yandan Asurlu tüccarlar ticaret kolonilerinin te­melini atıyordu. Tüccarların dağarcıklarındaki en önemli mal hiç şüphesiz yazıydı. Yazının Ana­dolu’ya girmesi, arkeolojik kazılarda ele geçen nesnel kalıntılara bakarak anlaşılamayan olay­ların, konuşan metinlerin yardımıyla çözülebilmesini de sağlamıştır. Diğer verilere geçmeden evvel M.Ö. 2. bin Anadolu’su, bir diğer deyişle Orta ve Son Tunç Çağları mezar türlerini incelemek yararlı olacaktır.
İlkede İlk Tunç Çağı geleneklerinden sapma görülmez: Hem Hititler’in merkezi Orta Anado­lu’da, hem de batıda ve güneyde, gömülere ayrılmış özel alanlarda küp, taş sanduka ve basit toprak mezarlar bir arada izlenmektedir. Yeni özellik, sunu olarak verilen kapların sadece mezarların içine konmayıp dışına da yerleştirilmesidir . Dışta duranlar ölü adaklarından veya cenaze yemeklerinden arta kalıp, defin töreni sırasında veya daha sonra bu­raya bırakılmış olabilir.
Kısaca değinilmesi gerekli diğer bir bulgu da, Kayseri dolaylarındaki Kültepe Asur ticaret ko­lonisi  ve gene koloniler dönemine tarihlenen Yozgat civarındaki Alişar Höyük yamaç yerleşmesinde izlendiği üzere, yerleşme içi gömülerin yeniden ve sıkça rastlanacak biçimde ortaya çıkmasıdır. Burada cevaplanması gereken, bütün fertlerin mi yoksa sadece ayrıcalıklı kişilerin mi yerleşme içine gömüldüğüdür.
En çarpıcı yenilik, M.Ö. 2. binde yaygınlaşan yakma mezar geleneğidir. Yakma mezarlar ilk olarak İlk Tunç Çağı bitiminde, yani M.Ö. 3. bin sonlarında, Suriye sınırı yakınlarında yer alan Gedikli’de ortaya çıkmıştır. Ölüler, bir odun yığınının üzerinde yakıldıktan sonra, toplanan külleri pişmiş topraktan ölü külü kapları (urneler) içinde gömülmüştür. M.Ö. 2. bin boyunca Ana dolu’nun her köşesine kadar sokulmalarına rağmen, yakma mezarlar tek geçerli gelenek ha­lini almamıştır. Memleketin her köşesinde iske­let mezarlar ağırlıklı olarak görülmeye devam etmiştir. Ankara’nın batısında Ilıca, Boğazköy yakınlarında Osmankayası , Konya yakınlarında Karahöyük, Eskişehir dolay­larında Demircihüyük-Sarıket, Troia yakınlarında Beşiktepe ve İzmir dolaylarında Panaztepe nekropolleri örneklerinden de anlaşılacağı üzere her iki gömü biçimi aynı me­zarlık alam içinde, yan yana kullanılmıştır. Çeşitli gömü türlerinin bir arada uygulanmasını, bölgede yaşayan değişik etnik gruplar ve farklı dinlerle açıklamak değil, Antik YunaıVda olduğu gibi yerel farklılıkların yanısıra, ölen kişinin veya geride kalan aile bireylerinin seçimi olarak tanımlamak her halde daha yerinde olacaktır.
Daha ilk urne mezarlar bulunmadığı halde, Boğazköy’de 1930 larda yapılan kazılarda ele geçen çivi yazısı tabletlerden Hititler’de yakma mezar olduğu bilinmekteydi. Bunların içinde Büyük İmparatorluk dönemine tarihlenen, içinde kral ve kraliçenin öldüğü zaman yapılan dini bir töreni anlatan metin özellikle çok önemlidir. Ondört gün sürdüğü anlaşılan törende hayvanlar kurban edilmekte, ölüye içki ve yemek sunulmak­ta, tanrılar ve ölenin ataları için rahiplerce dua­lar okunmakta, aralarında kıymetli madenler­den yapılma nesneler de bulunan mezar hediyeleri verilmekte, ölen ve tanrılar için ağıtlar yakılmakta, defalarca cenaze yemeği ye­nerek ölünün heykeli etrafta dolaştırılmaktaydı. Mezar hediyelerinin çoğu örneğin kurbanlık hay­vanlar, bir libas, kazma ve kürek yakılarak kül olmuş ölünün hizmetine sunulmaktaydı. Mezara konan bir parça toprak, üzerinde hayvanlarını otlatabileceği çayırı sembolize ediyordu.
Kraliyet ailesine mensup ölü, törenlerin ikinci gününde bir araba yüklenerek üzerinde yakılacağı odun yığınının bulunduğu meydana götürülüyor ve büyük bir olasılıkla aynı günün akşamı yakılıyordu. Ertesi sabah köz yığını bira ve şarapla söndürüldükten sonra kadınlar, yan­madan kalan kemik parçalarını külün içinden ayıklayarak yağ dolu gümüş bir kaba yerleştirip ardından bir keten parçasına bohçalıyordu. Ho-meros’un dizelerinde günümüze kadar ulaşan,
Troia savaşlarında hayatını kaybeden Patrok-los’un cenaze töreni, burada anlatılan Hitit törenine şaşılacak derecede benzemektedir: Pat-roklos’un cenaze töreninde de odun yığını sabaha kadar yanmakta, ertesi sabah ateş şarapla söndürülmekte, kemikler toplanarak çift katlı yağın içine yatırılmakta, altın bir kabın içine yerleştirildikten sonra ketenden bir kumaş parçasına sarılmaktaydı.
Hitit metninde törene devamla, kemik parçalarının oturmaya yarayan bir nesnenin üzerine nasıl yerleştirildiği, önüne nasıl bir masa kurulduğu, ve ölüyle nasıl yemek yendiği anlatılmaktadır. Kemikler daha sonra “Taş Ev” denilen bir yere götürülerek bir yatağın üstüne yerleştirilip önüne bir lamba bırakılmaktadır. Taş Ev denilen mekan, ölenin son uykusuna yattığı yer, yani mezar anıtı olmalıdır. Diğer Hitit me­tinlerinden öğrenildiği üzere bu anıtlar, arazi ve hizmetkârlarla donatılmaktaydı.
Kral ve kraliçenin cenaze törenleri ne denli görkemli olursa olsun, halktan kişilerin cenaze törenleri için de büyük bir olasılıkla, basit­leştirilmiş şekilde benzer törenler gerekliydi. Halktan kişiler, hanedan ailesi mensupları gibi öldükten sonra tanrı mertebesine erişmeyip, öteki dünyada da topluluk içindeki sosyal düzeylerine uygun bir seviyeye inmekteydiler. Öteki dünyaya göçen bir kral nasıl toprak, hayvan ve kıymetli eşyalarla donatılıyorsa, halktan kişi de her halde son yolculuğuna boş elle çıkmıyordu. Hitit krallarının cenaze törenlerinin öğretisi, kazılarda ele geçen maddi kalıntıların, o günün koşullarında bir ölünün arkasından verilen dini ve sembolik, maddi ve manevi değerleri ne kadar eksik yansıttığıdır. Bu bilgi yetersizliği sadece Hitit dönemiyle sınırlı kalmayıp Anadolu’nun önceki ve sonraki kültürleri için de geçerlidir.
Kimi yörelerde ölülerin evlerin içine, döşemelerin altına, kimi yerlerde höyüklere, kimi bölgelerde kuyu biçimli kazılmış yerlere, özel küplere, odacıklara, kimi kesimlerde de taştan oyulmuş yerlere gömüldüğünü gösteren kanıtlar vardır.  Hititlerde üç türlü gömme yapıldığını biliyoruz. Toprak içine, küpe, taş kap içine ölü gömülürdü. Gene Hititlerde, eti yakılan ölünün kemiklerinin bir kaba doldurulup gömüldüğünü gösteren kanıtlar vardır.
“Hitit İmparatorluk devrine tarihlenen, içinde kral ve kraliçenin öldüğü zaman yapılan dini bir töreni anlatan çivi yazılı metinler ölü yakma geleneğini detaylı bir şekilde tarif etmektedir. Ondört gün sürdüğü anlaşılan törenin ilk gününde hayvanlar kurban edilmekte, ölüye içki ve yemek sunulmakta, tanrılar ve ölenin ataları için rahipler dualar okumakta, aralarında kıymetli madenlerden yapılma nesneler de bulunan ölü hediyeleri verilmekte, ölen ve tanrılar için ağıtlar yakılmakta ve cenaze yemeği yenerek ölünün heykeli etrafında dolaşılmaktaydı. Söz konusu hediyeler ve kurbanlar yakılarak ölüye sunulmaktaydı. Törenin ikinci gününde ölü bir araba üzerinde yakılacağı odun yığınının bulunduğu meydana götürülmekte ve o akşam yakılmaktadır. Ertesi sabah köz yığını bira ve şarapla söndürüldükten sonra kadınlar geride kalan kemik artıklarını külün içinden ayıklayarak kokulu yağ dolu gümüş bir kaba yerleştirip, ardından bir keten bezine bohçalıyordu. Metnin devamında kemik parçalarının bir masa üzerine yerleştirildikten sonra karşısına konan bir başka masada ölüyle yemek yendiğini anlatmaktadır. Kemikler daha sonra Taş Ev denilen bir yere götürülerek yatak üzerine yerleştirilmekte ve önüne bir lamba konmaktadır.”
Eskiçağlarda, ölülerin yakılması, yakılma işleminde özel törenler düzenlenmesi, Anadolu’da yaygın bir gelenekti. İlyada Destanında Hektor’un ölümünün ardından kadınlar ağıtlar yakmış ve Hektor’un ölüsünün yakılması için dokuz gün şehre odun taşımışlardı:
“Ölümlere parlayan şafak sökünce onuncu günü,
gözyaşı içinde götürdüler Hektor’un ölüsünü,
Koydular yığınların tepesine, verdiler ateşe,
Gül parmaklı şafak sabah erken parlayınca,
Ünlü Hektor’un ölüsü çevresinde toplandı bütün halk.
Hepsi geldi bir araya, topluluk kuruldu,
parıldayan şarapla söndürdüler odun yığınını,
Söndürdüler ateş gücünün sardığı her şeyi,
sonra topladı kardeşleri, dostları, ak kemikleri,
hepsinin yanaklarından iri yaşlar dökülüyordu.
Kemikleri alıp koydular bir altın kutuya,
erguvan rengi yumuşak örtülerle sardılar kutuyu.
Sarar sarmaz indirdiler derin bir çukura,
ekli kocaman taşlarla ördüler üstünü.
Sonra bir mezar tümseği yapmaya başladılar,
gözcüler diktiler çepeçevre, dört bir yana,
mezar bitmeden Akhalar saldırmasın diye.
Bir mezar tümseği olunca toprak, kabara kabara,
gerisin geri döndü hepsi kente,
toplanıp bir güzel kutladılar çok ünlü şöleni
Zeus oğlu Kral Priamos’un sarayında
İşte böyle yapıldı atları iyi süren Hektor’un cenaze töreni”
Hititlerle ilgili uygarlık buluntuları arasında ölü küllerinin, ölü kemiklerinin saklandığı özel kaplar görülmektedir. Bundan Hititlerin kimi ölüleri yaktığı, kimi ölülerin yalnız etlerini yakıp, kemiklerini sakladığı, kimi ölüleri de boynundan diz kapakları arkasına uzanan bir bağla sımsıkı bağlayarak, çömelmiş gibi bir durumda gömdükleri anlaşılıyor. Bu gömme şekillerinden biri de Hoker durumudur. Hoker durumundaki ölüler sağ veya sol yanlarına yatırılmış olup, sırtüstü bırakılanları pek azdır. Pek azının başı altında yastık görevini gören ufak yassı bir taş bulunmaktadır. Ölülerin hoker şeklinde (dizin göğse, çeneye doğru çekilmesi ve dizin karına doğru çekilmesi) gömülmesinin bize göre nedeni uyku durumunu temsil etmesi ve ölümün de bir çeşit uyku olarak algılanmasıdır.
Hititlerde ölünün külleri kutsal sayılır, onlara karşı özel bir saygı gösterilirdi. Küllerin konduğu kap toprağa gömülürdü. Bu kaplar genellikle topraktan yapılmış küçük çömleklerdir. Öte yandan bu kül, kemik koyma kapları arasında tunç, başka türden alaşım kaplar da görülmüştür. Bu gelenek, maden kap yapma, Mezopotamya kaynaklıdır. Demek Hititler, bu alanda, komşu uluslardan birtakım inanç unsurları almakta sakınca görmemişlerdir. Bu durum inanç kaynaşmalarının kaçınılmaz bir sonucudur.
Hititler, ölen kralsa yalnız etlerini yakar, kemiklerini yağlarlar, güzel kokularla yıkıyarak özel bir kaba koyup gömerler. Onların gözünde kral kutsaldır, tanrısal niteliklerle donatılmıştır. Yine yukarıda dediğimiz gibi Hititler, kimi ölüleri diz çökmüş gibi boyundan, kollardan, diz kapakları arkasından bağlayıp gömerlerdi. Ölünün toprağa, ya da kendisine göre yapılmış özel küpe oturur gibi gömülmesi, dirilip yeryüzüne gelebileceği korkusundandı.
Frigyalılar
Frigyalılar da Hititler gibi ölülerine büyük saygı gösterirlerdi. Ölüler sırtüstü gömüldükten sonra üzerine bir tepe meydana getirecek şekilde toprak yığılırdı. Bu toprak yığınının altında bir mezar odası bulunur, ölünün yanında hediyeleri gömülürdü. Buradan Frigyalıların da Hititler gibi öldükten sonra dirilecekleri inancını taşıdıkları anlaşılıyor. Bu mezar biçimi çok uzun yıllar, Bizanslılara kadar sürmüştür.
Anadolu’da çeşitli gömme adetlerinin bulunması, bunun çağlarla ilgili olduğunu, etkilenme kaynaklarının başkalığıyla bağlantılı bulunduğunu göstermektedir. Bunun nedeni ise o çağlarda Anadolu’da yaşıyan toplulukların kendi bütünlükleri içerisinde ayrı birer uygarlık oluşturmalarıdır.
Yaşayan ölü düşüncesinin en büyük sonucu ölü hediyeleri, ölü yemeği ve içkisidir. “Ön tarih Anadolu’sunda, mezarlara hediye bırakmak, ölülere yemek, içki sunmak ve dünya işine yarayan eşyayı beraberinde götürmesini sağlamak adeti vardır.”
İncelenen Eski Anadolu mezarlarında hayvan iskeletlerine de rastlanmıştır; ancak bu iskeletlerin yenilebilen kısımları eksiktir. Bunlar da ölü gömülüp hediyeleri yerleştirildikten ve mezar kapandıktan sonra başlayan kurban merasimi ve ölü yemeği kalıntılarıdır. Ölü yemeğinde kurbanlar kesiliyor, yenilebilen yerleri yeniyor, baş ve bacakları da ölüye sunuluyordu. Bu hediyelerin yanında ölünün yanına öbür dünyada kendisine arkadaşlık etmesi için köpeğini de gömme adeti vardı.
Eski Anadolu inançları yukarıda da belirttiğimiz gibi animist unsurlar taşır. Buna göre “ruh, arada bir gövdeye gelir girer, mezarda ölü dirilirmiş. Bu yüzden ölüye, onun kemiklerine sövmek büyük suç sayılırdı.”
Peki bir kişi öldüğünde onun ruhu ne olmaktadır? “Hitit ölü ritüellerinde, bir Patili rahibi tanrılara ölü ruhunun nereye gittiğini sorar. Tekrar tekrar yöneltilen sorulara verilen cevaplar ise oldukça ilginçtir: O, sedir ormanları evine gitti. O, oraya gitti. O, şuraya gitti veya buraya gitti. Yedinci kez sorulduğunda tanrılar: Anne onun elinden tuttu ve ona refakat etti şeklinde cevap vermektedir. Bu ifade bir taraftan ölü ruhunun ata kültü gereği ataların ruhlarıyla birleştiğini gösterirken, diğer taraftan da annenin ölü ruhuna refakat etmesiyle bu yolculuğun kolay bir yolculuk olmadığını vurgulamaktadır. Daha önce ölmüş olduğu için anne yeraltı dünyasını belki de daha iyi tanımakta ve bu nedenle ölü ruhunu ölüler diyarına götürmek üzere elinden tutmaktadır.”
Ancak yeraltı dünyasına inen ruh bazı durumlarda yaşayanları ziyaret edebilir: “Hititlerde, özellikle zorla ve haksız yere öldürülmüş olan insanların ruhları ve kendilerine kurban sunulmayan, öfkeleri yatıştırılmamış ölü ruhlarının birtakım yollar bulup insanların dünyasına sızarak onları rahatsız ettiklerine inanıyorlardı. Ayrıca bu ruhların insanlara rüyaları aracılığıyla gözüktüğüne, hatta onlarla karşılaşmanın insanları kirlettiğine inanılmaktaydı.” 
ARKAİK VE KLASİK ÇAĞDA ÖLÜ GÖMME ADETLERİ
Ölü gömme törenleri insanlığın varoluşu ile başlamış, top­lumların inançları doğrultusunda birçok örf ve adetin orta­ya çıkmasına neden olmuştur. Bu gelenekler içerisinde, bu­gün dahi, bize tanıdık gelen izler görülmektedir. Çok geniş kapsamlı olan bu konuyu incelerken, tarihi sırayı bozma­dan günümüze kadar getirmek ilginç olabilirdi, ancak bu çok uzun bir makale olur ve tüm dergiyi kapsayabilirdi; o ne­denle sadece M.Ö. 6 ve 5. yüzyıllar konu edilmiştir.
M.Ö. 6 ve 5. yüzyılların kıta Yunanistan’ında, ölü göm­me adetleri hakkında pek fazla bilgi yoktur. Tarih yazarları bu törenler hakkında yeterli bilgi vermemektedirler. Traje­di yazarlarının ölümle ilgili anlatımlarının ise, gerçek mi yok­sa oyunla ilgili dinsel hikayeler mi olduğunu kesin olarak bilemiyoruz. Hatipler ve şairler bu konuda daha ayrıntılı bilgi vermektedirler. Ayrıca, Atina’daki cenaze törenleri ile ilgili kuralların daha sonraları yazıya dökülmüş metinleri vardır. Örneğin Cicero’nun “Kanunlar” adlı kitabının ikinci cildin­de, Phaleronlu Demetrion’un “Peri tes Athenesin Nomethesias” ve Plato’nun “Kanunlar” adlı kitabının on-ikinci cildinde bu törenler uzun uzadıya anlatılmıştır. Kuş­kusuz taş yazıtlar ve mezar taşları ile vazo resimleri bu ko­nuda en sağlıklı kaynakları oluşturmaktadır.
Kara gecenin 2 çocuğu vardı. Bunlar ‘Beyaz Uyku’  ‘Hypnos’ ve ‘Kara ‘Thanathos’ idi. Hypnos rahatlatıcı iken Thanathos kişiye acı verirdi.
GÖMMENİN ÖNEMİ:
Attika halkı için cenaze hazırlıkları ve gömme töreni o ka­dar önemlidir ki, bundan kaçınan kişiler devlet tarafından cezalandırılmaktadır. Atina dışında ölen birisi mutlaka kendi memleketine getirilip gömülmektedir. Ailede ölen kişiyi toprağa verme görevi erkek evlada aittir, özellikle ba­ba mutlaka mirasçısı olan oğlu tarafından gömülmektedir. Plato bu törenlerde sarfedilen paraların, ölen kişinin sosyal durumuna göre değiştiğini yazmaktadır.
ÖLÜYÜ HAZIRLAMA (PROTHESİS):
Tören için ölüyü hazırlama işlevine “prothesis” denilmek­te ve bu işi, ailedeki en yaşlı kadın yapmaktadır. Prothesis, ölümden birgün sonra ölü evinde yapılmaktadır. Bir gün­lük bekleme süresi ölümün kesinleştiğini anlamak için ye­terlidir. Yaşlı kadın cesedi yıkayarak kokulu yağlarla ovmak­ta, beyaz keten veya pamukludan yapılmış bir elbise ile hymation (bir çeşit manto) giydirmektedir. Bunlar bazen iş­lemeli, bazen de renkli şeritlerle süslüdür. Dudaklar ve göz­ler kapatılmakta, başa defne yapraklarından veya zeytin da­lından bir çelenk konmaktadır. Ceset yüksek bir kline üzerine, başının altına yastık koyarak yatırılmaktadır. Etrafına, daha sonra mezara konacak vazo ve testiler dizil­mektedir.
Yazılı metinlerde anlatılanları kanıtlamaları bakımından vazo resimleri üzerindeki sahneler çok önemlidir. Bunlar için­de M.Ö. 500 yıllarında yaşamış olan Sappho ressamı oldukça ayrıntılı ikonografik bilgiler vermektedir . Bu konuyla ilgili tüm vazo resimleri ve rölvefler üzerindeki tas virler ilginç benzerlikler göstermektedir. Cesedin başında ma­tem tutan erkekler sağ ellerini (bazen iki elini de) yukarı kal­dırarak avuçlarını dışarı çevirmekte, kadınlar ise saçlarını yolmaktadırlar
Prothesis töreninin amacı sadece ölünün hazırlanması de­ğil, fakat ayı zamanda, yakınlarının ve dostlarının acılarını ve saygılarını sunmaları için bir fırsattır.
Bir diğer gelenek, ölü kişiyi Hades’te Styx nehrinin öbür yakasına geçirecek olan kayıkçı Kharon’a verilmek üzere dili altına para koymaktı.
ÜÇÜNCÜ GÜN (EKPHORA):
Prothesisi izleyen Ekphora, defin günüdür. Buna üçüncü gün törenleri de denilmekte ve her zaman güneş dogmadan önce yapılmaktadır. Tören flütle verilen bir sinyalle başla­makta ve refakatçilerle birlikte söylenen cenaze şarkısı ile ölü evden çıkmaktadır (sonradan Solon kanunları ile mü­zik yasaklanmıştır). Kortejin başında ailenin oğlu ve erkek akrabaları yer almakta, bunlar, erkek arkadaşları elemek­tedir. Kadınlar ise yakınlık derecesine göre karısı,kızı ve kızkardeşleri olmak üzere en arkada sıralanmaktadır. Diğer kadınlar, akraba olsun veya olmasın, tören dışı bırakıl­maktadır.
Cenaze, başı hariç hertarafı örtülü olarak ya bir arabada veya taşıyıcılar tarafından omuzlarda götürülmektedir. Taşıyıcılar aile fertleri ve kölelerden oluşmakta, bazen de bu işi profesyonel olarak yapan kurumlar tarafından organize edilmektedir. Törene katılanların hep­si siyah veya gri elbiseler giyerken, erkekler saçlarını kısa kes­tirmek zorundadırlar. Ölen kişi varlıklı bir aileden geliyor­sa gömme veya yakma (kremasyon) geniş bir cadde veya ana­yol üzerin’den iyi bir yerde yapılmaktadır. Örneğin zengin ler nekropolü olarak bilinen Keramaikos mezarlığı, Atına’da DyploS’un yakınındadır. Fakir sınıfın gömülmesı için halk mezarlar, tesis edilmiştir ki, buralarda bazen birkaç defin birarada yapılabilmektedir.
Ölü gömülmeden veya yakılmadan önce, üç kere ruhuna seslenilmekte ve sonra bir tabuta konarak mezara indirilmek­tedir .  Güneş doğumundan önce etraf karanlıktır ve yağ kandilleri yanmaktadır. Cenaze, ya­kınları tarafından tabut içine konmakta Taş veya mermer sarkofajlar Roma çağına kadar görülmezler. Ekonomik koşulları uygun olmayan fakır halk tabutsuz gömülmektedir.
Atinalılar ölülerini, başı daima batıya gelecek şekilde göm­mektedirler, ayaklar doğu istikametindedir. Etrafına çeşitli  hayattayken kullandığı bazı eşyalar veya öldükten sonraki uzun yolculuğunda lâzım olacak şeyler dizilmekte­dir. Para, süs eşyaları, aletler, kapkacak, oyuncak gibi ob­jeler ölenin yaşına, kadın, erkek veya çocuk oluşuna göre değişmektedir. Para veya para birimi o an obol, geneİlikle, ölünün dudakları arasına konmaktadır, inanışa göre bu para ruhun, Styx ırmağından geçmek için, kayıkçı Charon a ve­receği paradır.
Definden sona mezar üzerine bir loutrophoros (çift kulp­lu ince vazo) veya taş bir urna bırakılırdı. Daha sonraları, ölünün adı ve ithaf yazılarının bulunduğu mermer veya taş bir plaka konulmaktadır. Zamanla bu steller üzerinde, özenle yapılmış rölyefler yer almış ve mabed fasadı gibi biçimlendirilmiştir. Gömmeden sonra mezar üzerinde yapılan kuçuk bir törenle, toprağa meyveli bir tohum ekilmektedir. Tohum­lar yeşerdiğinde, köklerinin ölüye güven ve sükun verdiğine. inanılırdı. Mezar üzerinde yapılan son törene “Ta-trita” adı verilmektedir ve mezar üzerine bir kaptan içki dökülmektedir. Bu, belki de bir çeşit, sulama olarak nite­lendirilebilir.
Definden sonra yaslı kişiler ölü evine dönmektedir. Ma­tem süresince kap. önünde, içi su dolu bir kabın bulunması dikkat çekicidir. Misafirler giderken, ev d,şından temin edil­miş bu sudan içerek arınmaktadır. Daha geç evrelerde görülen ölü evinin kapısına bir tutam saç veya selvı dalı asma adeti, Klasik Yunanda henüz yoktur.
CENAZE YEMEĞİ (PERİDEİPNON):
Paralarımı ziyafet için harcadığımda,
Ve onlar siyahlar içinde eve döndüklerinde,
Bütün yemek kaplarının kapaklarını kaldırırım,
Ve tüm matemliler gülümser,
Ve yemek tıpkı bir düğün törenine döner,
Yukardaki dizeler, efendisi ölmüş bir ahçının duygularını an­latan Hegeisppos’a ait bir oyundan alınmıştır. Bu satırlar dan da anlaşıldığı gibi, edebi kaynaklar, ölü evinde verilen bir yemekten bahsetmekte, ancak uzun uzadıya tarif etmemektedir. Bazı mezar eşyası depolarında ortaya çı­karılan karbonlaşmış yiyecek kalıntıları, hayvan kemikleri ve kap kaçak parçaları ölü ziyafetinin varlığını kanıtlamak­tadır. Kuşkusuz bu konuda en önemli kanıt, mezar stelleri üzerindeki ziyafet sahneleridir. Yazılı kaynaklar bu ziyafet­lerin, ölü evinde toplanan akraba ye yakınlarının ölen kişi­yi anmak, onun hakkında konuşmak ve böylece acılarını ha­fifletme amacı taşıdığını yazmaktadırlar.
DOKUZUNCU GÜN (TA-ENATA):
Ölümün dokuzuncu gününde bütün aile ve diğer yakın­lar “Ta-enata”yı kutlamak için mezar başında, tekrar toplanmaktadır. Bu törenle ilgili bir zor unluk olmadığı halde,örf ve adetlerin gereği olarak, mutlaka yapılması gere­kiyordu.       
YASIN SONA ERMESİ (TA-NOMİNOZEMA):
Yasın sona ermesi diğer bir törenle yapılmaktadır, ancak ayrıntıları hakkında bize gelen fazla bir bilgi yoktur. 6. ve 5. yüzyıllarda yani Arkaik ve Klasik Çağlarda yas süresinin 30 günlük olduğu ve bu sürenin bitiminde herkesin, hiçbir-şey olmamış gibi, günlük yaşantılarına döndüğü bilin­mektedir.
YILLIK KUTLAMALAR (GENESİA):
Yasın sona ermesi demek, ailenin ölüye karşızorunluluğunun bitmesi demek değildir. Her yıl yapılan anma törenleri belki de, önce yapılanlardan çok daha fazla önem taşı­maktadır. Ailenin meşru mirasçısının ölünün ardından yıl­lık anma törenini yapması kanunen zorunlu kılınmıştır. Za­ten Yunan toplumunda, dokuzuncu gün törenleri hariç, di­ğerleri zorunlu olarak yerine getirilmesi gereken örf ve adet­lerdir. Aksi takdirde yasal olarak ceza verilmektedir. Yıllık kutlamalar için ünlü tarihçi Herodotus “Genesia” adını kul­lanmaktadır. Klasik kaynaklar sadece “ adetler neyi gerek­tiriyorsa, o yapılır” şeklinde yazmaktadır. Buna göre me­zar ziyaret edilir, çiçek konur, şerit ve kordelalarla süslenir, hediye lekythoslar bırakılır ve geleneksel say­gının ifadesi olarak, mezar önünde durulurdu.
Görüldüğü gibi ölü gömme adetlerinde, öz olarak fazla bir değişme yoktur. Her toplum kendi dini inançları doğ­rultusunda bazı eklemeler yapmıştır, ancak günümüze ka­dar gelen ortak adetler açık olarak görülmektedir.
“Roma’da Ölüler İçin Yapılan Seremoniler  “ kitabından
Ölümde Rituel (Önemli Şahıslar İçin Yapılanlar)
Ölüm anında, kişi son nefesini vermeden annesi tarafından öpülmek suretiyle ruh yakalanmaya çalışılır ve anne evladının gözlerini kapar. (Annenin yaşamadığı durumlara ilişkin bir not düşülmediğinden aile büyüklerinden birinin bunu yapacağını  varsayıyoruz.)
Tüm yakın akrabalar toplanarak ölen kişinin ismini yüksek sesle çağırıyorlar. Ölüyü yere yatırıp, yıkayıp, güzel kokulu yağlar sürüyorlar.
Ölen erkek ise Togo giydiriliyor. Toga’nın rengi de ölen Kişinin sosyal yasamdaki statüsüne göre belirleniyor. Ayrıca sivil veya askerî alanda önemli bir başarı elde ettiyse başına çiçekten bir taç geçiriliyor. Ağzına madeni bir para konuyor ki bu parayı Styx ırmağından geçerken Charon’a verebilsin.
Ölen kişi çok çok önemli biriyse özel bir yatağın (lectus funebris) üstüne yatırılıyor, 7 gün süreyle bu konumda tutuluyor ki ziyaretçileri gelip saygılarını sunabilsinler.Yoksullar ise ölümden bir gün sonra ya yakılıyorlar ya da gömülüyorlar.Cenaze törenleri geleneksel olarak geceleri yapılıyor ve bu törende müzisyenler çeşitli nefesli, üflemeli çalgılarla müzik yapıyorlar. [Örneğin: Horn (Boynuz) ve Pipe ile]Önemli insanların cenaze törenlerinde ağıt yakmak için profesyonel kadınlar (ağlayan kadınlar) tutuluyor.M. S. 2. yüzyıldaki gömme adetleriyle ilgili yapılan önemli değişikliğe kadar Roma’da tercih edilen gömme yöntemi ölüyü yakma idi.Her ölüm yıldönümünde önemli kişiler için seremoniler yapılıyor. Bu seremonilerde mezarlar açılıyor ki yapılan leziz yemekleriyle paylaşılsın.Yiyecek ve içecekler amforalarla veya yoksul insanlar için kullanılan ölü gömme kaplarıyla da (urne) verilebiliyordu.Ayrıca seremoni dışı zamanlarda da bazı mozole veya sarkophag tarzı mezarların tavanında bulunan deliklerden ölülere borularla yiyecek ve içecek verildiği biliniyor.
Özel insanların cenaze törenlerinde ölenin yanısıra atalarının veya kentin ölmüş önemli büyüklerinin de imajları taşınıyor (maske, büst vb).
Törenlerin bitiminde, ölen kişinin evine özel bir köşeye onun imajı konuyor. Şekil ve renk olarak ölüye benzeyen maske şeklinde bir imaj. Bu imaj bir tapmak modelinin içine yerleştiriliyor. Tepesine tahtadan bir gölgelik konuyor.
Aileden herhangi önemli bir kişi öldüğünde de. bu maskeler yüzlere konmak
suretiyle törenlerde taşınıyor. Ayrıca bu törende sahibinin sosyal statüsüne göre giymesi gerekenler de giyiliyor.Örneğin: Ölen yönetici sınıftan biriyse veya hakim vb. “’Grevde ise toga giyiliyor.Ayrıca giyside mor renkte çizgiler veya mor renkte şeritler, kurdela vb. olabiliyor.Askeri alanda başarı kazanmış birinin togasında ise altın işlemeler mevcut.Maskeleri taşıyan şahıslar at arabalarıyla cenazenin yapılacağı yere gelip fildişi sandalyelerde yerlerini alıyorlar.
TOTEMİZM
Totemizm kısaca “insanla hayvan ya da bitki gibi doğal nesneler arasında bir akrabalık ilişkisi ya da gizemli bir bağ bulunduğu inancına dayanan düşünce ve davranış sistemi”dir. Genel olarak, totem hayvan ya da bitkiyle topluluk üyesi arasında bir akrabalık ilişkisi kurulur. Bu ilişki mitolojiyle de desteklenerek kuşaktan kuşağa aktarılır. Türklerin kurt neslinden ve kayın ağacından geldiği inancı buna bir örnek olarak verilebilir. Böylece bitki ve hayvana aktarılan kutsallık sayesinde, doğa, kutsal ve kutsal olmayan olarak ikiye ayrılır.  
Kutsal olan kutsal olmayan ayrımı, totem-hayvan ya da totem-bitkinin rasgele tüketilmesinde de kendini gösterir. Bunlar ancak dinsel törenlerde tüketilebilir, bunun dışında, totem-hayvan ya da totem-bitkiye dokunulmaz.
Örneğin, Batı Anadolu’da “Apollo bilici kadını kehanete başlamadan önce kutsal defne dalından yerdi” . Kutsallaştırılan bu bitkiler bu yüzden sadece dinsel törenler için kullanılabilirdi. Örneğin ölen bir kişinin tabutu bu ağaçtan yapılır.
Ataların bu şekilde kutsal ağaçlarda eyleştiği inancı Anadolu’da hemen hemen her türbenin yanında kesilmesi yasak olan bir kutsal ağaç bulunmasını da açıklamaktadır. Bu ağaç ve bitkilere gösterdikleri saygı, aynı zamanda atalarına gösterdikleri bir saygı haline geliyor. Bu bitkileri törenlerde kullanarak da atalarından yardım istiyorlar. Ağaçlara bez bağlamak, mezarlara belli bitkiler bırakmak vb. bu çağrının ifadesidir. Ata ruhlarının bu şekilde doğada belli nesnelerde varolduğu düşüncesi insanların tüm doğayı canlı olarak algılamasına ve Animizm inancına yol açmıştır.
ANİMİZM
Animizm kısaca ölenlerin ebediyen dünyadan ayrılmadıkları, bunların ruhlarının cenazenin çevresinde, ağaçlarda, bitkilerde ve giderek tüm doğada dolaştığı ve böylece tüm doğanın canlı olarak algılanmasıdır. Örneğin, Çerkezler için armut ağacı sığırların koruyucusudur. Kırgızlar için elma ağacı kadınlara doğurganlık verebilecek güce sahiptir. Yakut kadını ise çocuk sahibi olabilmek için karaçam ağacına dua eder. Yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi kaynağını atalarının ruhlarının buralarda eyleştiği düşüncesinden alan inançlar bulunmaktadır.
Animizme göre ruhlar, öbür dünyada da bu dünyanın benzeri bir hayat sürdüğünden “ölünün öbür dünyada fakir düşerek başkalarına muhtaç kalmamasını temin etmek lazımdır. O halde, ölen kimsenin eşyalarını, zengin ve kudretli ise, esir ve hizmetkarlarını da, ölüyle beraber göndermelidir. İlkeller eşyaları da insanlar gibi canlı addettiklerinden bunların ölmelerini temin etmek üzere mezara gömer, yakar veya kırarlar. Böylece ölü, öteki dünyaya birlikte götürdüğü eşyalar sayesinde rahatını temin eder.”
Animizme göre kişinin vücudunun bir parçası da onun ruhundan bir parça taşır. Kişinin gölgesi, sudaki aksi, tasviri de onun ruhunun bir parçasını taşır; çünkü “tasvir ile gerçek aynıdır.” Tek tanrılı dinlerin, özellikle İslamiyet’in resim yapılmasını yasaklaması, bu eski inancı ortadan kaldırmaya yönelik bir harekettir. İnsan tarafından kullanılan eşyalar da yine onun ruhuyla özdeştir. Ölümden sonra bunlar yakılarak ya da fakirlere verilerek ruhun tekrar gelerek yaşayanları rahatsız etmesi önlenir. “Ölü gömülürken şahsi eşyası -bilhassa kendi yapmış oldukları ile daimi bir surette temas halinde bulundukları- beraberce mezara konur, yakılır, kırılır ve çok nadir olarak suya atılır veya yüksek bir yere asılır.” “Ölü, yaşayanları büyük bir kıskançlıkla gözlemektedir. Eğer kendisine ait bir eşyanın başkası tarafından kullanıldığını görürse, derhal eşyasını kullananları öldürür.” Bu yüzden “ölünün diriler üzerinde herhangi bir fena tesir yaratmaması ve dirilerin de ölüler üzerinde benzer bir sonuç meydana getirmemesi için ölen şahsın temas etmiş olduğu eşya ile katiyen temas edilmez. Bunun için de bunlar muhtelif şekillerde yok edilirler.”
Animizme göre ölü kutsaldır. Bu yüzden, onun karşısında kutsal olmayan her türlü işi, çalışmayı durdurmak gerekir. (Bugün Anadolu’da cenaze haberi alındığında her türlü iş güç bırakılır.) Ölüm halinde kimi hareketler yapmak, ağlamak, sızlamak, kadınların saçlarını kesmesi, bedenlerine toprak sürmesi, bazen çok uzun süre konuşmayarak yas tutması gereklidir.
“Ölüm olayı neticesinde ölünün karısı, yakınları ve eşyası pislenir. Bu sebeple, bu gibi eşya ve canlılar tabudur. Onlarla her ne olursa olsun temas etmemek lazımdır. Çünkü bu eşya ve canlılardaki pislik derhal temas edene geçmektedir. Dul kadınlar kocalarının ruhlarına majik  bağlarla bağlı olduklarından kimseyle evlenmelerine olanak yoktur. Her şeyden evvel bu bağın koparılması lazımdır. Bu sebeple dul kadınlar kendilerini bazı işlemlere tabi tutarlar. Çeşitli milletlerde görülen bugünkü matem elbiselerinin esasını, kocasının ruhunu aldatmak üzere boyalar sürünmek, deri ve kumaş parçaları örtünmek suretiyle kadınlar tarafından yapılan pratikler teşkil eylemiştir.”
Çoğunlukla, öldükten sonra ruhun vücuttan genellikle bir hayvan, özellikle bir kuş şeklinde ayrıldığı tasvir edilir.
Ölülerin, salt çürüyen bir et ve kemik yığınından ibaret olmadığı, ölülerin gömüldüğü ve mistik bir alemde kendilerine barınak edindiği, ölüler dünyasına açılan kapı niteliğindeki mezarın ortaya çıkışı ise oldukça eski zamanlara kadar gitmektedir. Ölülerine dinsel ritüeller uygulayan ve onları gömen ilk canlı 250.000 ila 35.000 yıl önce yaşayan neandartal insanıydı.
ESKİ MEZOPOTAMYA’DA ÖLÜM VE ÖLÜM GELENEKLERİ
Eski Mezopotamya uygarlıkları totemizmin izlerini halen taşımaktaydı: “Sümerlerin pek eski hükümdarlarının hayvan adını taşımaları ve ekserisinin hayvani şekillerde tahayyül ve tasvir edilmiş olmaları, totemizm devrinin hâlâ yaşıyan bir telakkisi gibi izah olunabilir. Kiş krallarından bir çoğunun ismi, köpek, kuzu, akrep, kartal gibi hayvan isimleridir.”
Bu totemist kalıntıların bu uygarlıkların ölüm ve ruh düşüncesini etkilemiş olduğunu varsayabiliriz. Nihayet cennet ve cehennem inancının ilk olarak ortaya çıktığı varsayılan Mezopotamya uygarlıklarının  cehennem hakkındaki tasavvurları bu kalıntılar hakkında bize bilgi vermektedir: “Toprak altında, Apsu uçurumunun ilerisinde, dönüşü olmayan ülke bulunuyordu, buraya girerken yedi kapıdan geçmek ve her birinde bir örtüsünü bırakmak lazımdı. Son kapıdan geçen artık ebediyen hapis kalırdı. İştar bile oradan çıkamamıştır. Yalnız Enkidu, özel bir izinle gelip cehennemi tasvir etti. Karanlık ülkede ruhlar karma karışık olup, toprak ve çamurla beslenirlerdi, en talihli olanların yatakları ve temiz suları vardı.”
Ruhların cehennemde de dünyadaki gibi, daha doğrusu insanlar gibi beslendikleri varsayılmaktadır. Yine kozmolojilerinde bu kalıntıları görmekteyiz. “Tanrılardan başka, Utukku adı verilen iyi veya kötü cinler vardı. İyi olanlar kanatlı ve insan başlı boğa şeklinde tapınak kapılarında bekçilik ederler, insanları korumak için de görünmez olarak yanlarında bulunurlardı… Kötü cinler ise bilhassa mezar bulamamış ve merasimleri yapılmamış ölülerdi. Tanrılara bile saldırdıklarından bir defasında Sin’in ışığını saklamışlardı.”
Cehenneme Arallu derler ve ışıksız, karanlık bir ülke olarak tasvir ederlerdi. “Arallu denilen karanlıklar ülkesinde canavarlar sürüsü ve ölümlerinde son gömülme ritüellerinden yoksun kalmış talihsiz ruhlar çirkin kuşlar biçiminde dolanıp dururlardı.”
Ölümünden sonra bedenden ayrılan ruh Babil mitolojisine göre “kartal ya da başka bir kuş biçimine girip göğe yükselir.”
Ölümden sonra (eğer kral veya kraliyet ailesinden bireyse) ölen için insan kurbanı oldukça yaygın bir gelenekti. “Ölen kimsenin yakınları, askerleri, karısı, cariyeleri, hayvanları da beraber gömülürdü.” Bunun nedeni ölen kişinin öbür dünyada da bu dünyadakine benzer bir hayat sürdüğü ve ölen kişinin öbür dünyada da rahat etmesidir. Yine kazılarda ortaya çıkarılan mezarlar incelendiğinde, ölen kişiyle beraber, günlük eşyalarının da gömüldüğünü görüyoruz: “naaşların başuçlarına veya elleri arasına vazolar, avadanlıklar, gerdanlık, bilezik ve küpe gibi ziynet eşyaları konulmuş olduğu görülmüştür. Anlaşıldığına göre bu eşyalar, müteveffanın onları öteki dünyada kullanması için konuluyorlardı.  Bu gösteriyor ki, Ön Sümerler, öldükten sonra bir nevi hayat başladığına inanıyorlardı.”
Mezopotamya’nın ilkel uygarlıklarında mezarlar kum içerisine açılırken daha sonraki yıllarda mezarlar tuğladan inşa edilerek üzerleri bir kümbetle kapatılmaya başlanmıştır. Ancak bu mezarların biçimi ölenin sosyal ve ekonomik konumuna göre değişebilmektedir: “Fakirler, mustatil bir kovukta tabutsuz olarak yatırılmışlardır. Yanlarında kaba keramikler vardır. Burjuva sınıfına ait cenazeler ise, pişmiş topraktan mamul beyzi bir kap içine konulmuşlardır. Yanlarında birçok eşya ve müzeyyenat vardır. Zenginlerin mezarlarına gelince, bunlar tuğlalarla örülmüş, kümbetli müstatil birer mahzen şeklindedir. Bu mahzenlerde toprak vazolar, çanak ve çömlekler, eşya ve aletler, renkli taşlardan, altın ve gümüşten mücevherler, ziynet eşyaları bulunmuştur.
Mezopotamyalılar ölenin ardından yas da tutarlardı. Bu konuda Gılgamış Destanı’ndan bilgi edinebilmekteyiz. Arkadaşı Enkidu’nun ölümüne çok üzülen Gılgamış: “Gözünü yokladı (Enkidu’nun); fakat Engidu, artık gözünü açmadı. Kalbini yokladı; kalbi atmadı… duyduğu acıdan arslan gibi bir sayha kopardı. Tıpkı yavruları aşırılan dişi bir arslan gibi. O, Engidu’nun yüzüne kapanıp saçlarını yoldu ve ortalığı dağıttı. Güzel elbiselerini parçalayıp yerlere fırlattı…”
Destanın başka bir yerinde de yasla ilgili olarak şöyle deniliyor: “Seni (Gılgamış Enkidu’nun cenazesine sesleniyor) rahat yatakta yatıracağım. Evet, seni haşmetli bir yatakta rahat ettireceğim. Selamet olan bir makamda. Solumda bulunan bir makamda seni oturtacağım. Yeryüzünün bütün hükümdarları senin ayaklarını öpsünler. Senin için Uruk halkına ah ve figan ettireceğim; mesut kimselere etrafında matem tutturacağım, ve ben, senden sonra vücudumu murdar bir hale getirip, senin için kendimden geçeceğim. Sırtıma bir aslan postu atıp çöllere düşeceğim.”
Eski Mezopotamya’da ağıtçı kadınların bulunduğunu ise Gılgamış’ın şu sözlerinden anlıyoruz. “Beni dinleyin! Siz, ihtiyarlar, beni dinleyin! Ben Engidu için ağlıyorum. Arkadaşım için. Ağıtçı kadınlar gibi acı sızı döküyorum.”
Ruhun ölümden sonra nereye gittiği konusunda ise Gılgamış Destanı’nda şunlar yazmaktadır. “Eceli ile öleni gördün mü? -Evet gördüm. Gece yatağında uyuyup su, soğuk su içiyor. Harp meydanında öleni gördün mü? -Evet gördüm. Ana ve babası onun için uğraşıyorlar. Karısı da onun için çalışıyor. Cesedi kırda bırakılmış (mezara gömülmeyen) olanı gördün mü? -Evet gördüm. Onun ruhu yeraltı aleminde uyuyor. Ruhu ile kimsenin alakadar olmadığını gördün mü? -Evet gördüm. Hayvanlara yedirilen tencere kazıntısı ve sokağa atılan yemek artıkları onun gıdasıdır.”
Eski Mezopotamya uygarlıklarının Anadolu uygarlıklarını etkilediği muhakkaktır. Mezopotamya uygarlıklarından, örneğin Babil mitolojisine ait birçok söylence Hititçeye de tercüme edilmişti. Ölüm, ruh ve dini anlayışlarının da Anadolu’yu etkilemediği düşünülemez.
ESKİ TÜRKLERDE ÖLÜM VE ÖLÜM GELENEKLERİ
Şamanist Türkler ölümün kötü ruhlardan kaynaklandığına inanırlar. Altay Türklerine göre, yeraltı dünyasının Tanrısı Erlik yeryüzüne gönderdiği görevlileri aracılığıyla insanların ruhlarını alarak hayatlarına son verirdi. Yakutlara göre ise ölüm, ruhun kötü ruhlar tarafından kapılıp yenmesidir. Bu ruhlar ise daha önce ölen atalarının serserice yeryüzünde dolaşan ruhlarıdır. 
“Eski Türkler can ve ruh mefhumunu genel olarak tın (yani nefes) kelimesiyle ifade etmişlerdir.” Ancak genel olarak “insanın ölürken canının bir kuş gibi uçup gittiği varsayılır: Orhun Kitabeleri’nde ölmek; uçmak, uçup gitmek olarak anlatılmıştır. Herhangi birinin ölümünden söz ederken ölmek kelimesi yerine kuşu uçtu ifadesi kullanılırmış.”
Eski Türkler, ölen kişinin ruhunun, şaman tarafından özel bir merasimle yeraltı dünyasına götürülünceye kadar evde dolaştığına inanırlar; çünkü onlara göre ölü çevresinde olup bitenden haberdardır. Bu yüzden akrabalarına zarar verebileceği düşünülen ölü, merasimlerde etkisiz hale getirilmelidir.
Türklerin ölülerini nasıl gömdüklerine gelince en sağlıklı ve eski bilgileri Çin kaynaklarından edinebilmekteyiz: “Çin kaynaklarına göre, Türk uluslarında aşağı yukarı aynı devirlerde çeşitli gömme adetleri görüyoruz: yakma, ağaca asma, toprağa gömme.”
Gök Türkler “ölüyü çadıra korlar. Oğulları, torunları, erkek-kadın başka akrabası, atlar ve koyunlar keserler ve çadırın önüne sererler. Ölü bulunan çadırın etrafında at üzerinde yedi defa dolaşırlar. Kapının önünde bıçakla yüzlerini kesip””kanlı gözyaşı dökerler”. Bu töreni yedi defa tekrar ederler.”Sonra belli bir günde ölünün bindiği atı, kullandığı bütün eşyasını kendisiyle beraber ateşte yakarlar; külünü belli bir günde mezara gömerler. “İlkbaharda ölenleri sonbaharda, otların ve yaprakların sarardığı zaman gömerler. Kışın veya güzün ölenleri çiçeklerin açıldığı zaman (ilkbaharda) gömerler. Defin gününde ölünün akrabası, tıpkı öldüğü günde yaptıkları gibi, at üzerinde gezer ve yüzlerini keser, ağlarlar.”
Mezar üzerinde kurulan yapının duvarlarına ölünün resmini, hayatında yaptığı savaşların tasvirini yaparlar. Türklerde bulunan bu balbal geleneğine uygun olarak “ölü” ömründe bir adam öldürmüş ise mezar üzerine bir taş korlar” “İnanışa göre, bir adamın öldürdüğü kimse veya kimseler, cennette öldürenin hizmetçileri olacaklardır””Gömülme işi bittikten sonra, ölünün atları kesilerek yenirdi ki, bu da Türk kavimlerinde görülen yuğu aşı veya ölü aşı geleneği idi” Bu atların ve kurban edilen koyunların kafaları ise kazıklara asılırdı.
Oğuzların defin törenleri de Gök Türklerin defin törenlerinden farklı değildi. “IX. yüzyıl Oğuz boylarının defin töreni Gök Türklerin defin törenlerinden farksız olduğu İbn Fadlan’ın verdiği malumattan anlaşılmaktadır. Oğuzların defin törenlerini İbn Fadlan şöyle tasvir ediyor: Onlardan biri hastalanırsa köleler ve cariyeleri bakar; ev adamlarından hiç kimse hastaya yaklaşmaz. Haneden uzak bir çadır dikip hastayı oraya korlar; iyileşince yahut ölünceye kadar çadırda kalır. Yoksul ve köle hastalanırsa onu kırlara bırakıp giderler. Onlardan biri ölürse ev gibi büyük bir çukur hazırlarlar. Ölüye ceket giydirirler, kuşağını kuşandırır, yayını yanına korlar; eline nebiz dolu tahta kadeh tutturup önüne de nebiz dolu bir tahta kap korlar. Bütün mal ve eşyasını bu eve /çukura/ doldurup ölüyü buraya oturturlar. Sonra çukurun üzerine topraktan kubbe gibi döşeme yaparlar. Atlarından, servetine göre, yüz yahut iki yüz, yahut bir baş at keserler, etlerini yerler. Başını, derisini, ayaklarını ve kuyruğunu sırıklara asıp – bu onun atıdır. Bununla cennete gider derler. Bu ölü hayatında adam öldürmüş ve cesur bir kişi ise öldürdüğü adamlar sayısı kadar ağaçtan suret yontarlar; ve mezarın üzerine korlar. Derler ki – bunlar uşaklarıdır, cennette ona hizmet edecekler.”
Oğuzlar dini inanışlarının tesiri ile suya girmiyorlardı; çünkü “bütün Türklerdeki köklü bir inanışa göre, su kutludur ve arıdır. Yıkanmak kutlu ve arı olan suyu kirletmek ve böylece büyük günah işlemek demektir. Bu ise uğursuzluğa ve felakete sebep olur.”Bu yüzden Oğuzlar ölülerini yıkamazlardı.
Altaylı Türkler ise cenaze törenlerini şu şekilde yaparlardı: “Altaylı öldükten sonra dul kadın, ceset yurtta kaldığı müddetçe kocası için ağlamak mecburiyetindedir. Defin işi gizlice ve hiçbir merasim yapılmadan icra edilir. Altaylılar ölülerini umumiyetle dağ üzerindeki gizli yerlerde toprağa gömerler. Ölü tam giyinmiş vaziyette mezara konur ve yanına, yol için bir torba yiyecek de yerleştirilir. Zenginler birlikte binek atı da gömerlermiş. Ölünün dört değnek üzerine kurulmuş iskeleye yerleştirilmek suretiyle defni adeti Altay’da ancak bazı yerlerde tatbik edilirmiş, ben buna ancak Soyonlar arasında rastladım. Ancak ölü gömüldükten sonra akraba ve komşular yurtta toplanarak ziyafet tertip ederler. Geri kalanlar, ziyafetten sonra yurdu şamanlara temizlettirerek başka bir yere naklederler. Ağaç kabuğundan ve kütüklerden yapılmış olan yurtlar, aileden birinin ölümü üzerine  terk edilerek olduğu yerde bırakılır ve aile kendisine başka bir yerde yeni bir yurt yapar.”
Eski zamanlarda Uygurlar ölüyü yakarak gömerlerdi: “O çağlarda cesedi gömerken yeni elbise giydirilip kazılan mezarın içine sedir yapılıp, sedir üzerine kamıştan yapılmış hasır serilip, üstüne ceset konurmuş. Cesedi gömmeden önce büyük törenler düzenlenirmiş. Mezarın yanına ölen kişinin öz geçmişini anlatan, oyularak yazılan abide taş dikilirmiş. Kağan ölürse eşiyle birlikte gömülürmüş. Cesedin konulduğu çadırın etrafında yedi defa dolaşılır, bıçak ile alınlarını çizip kan akıtarak ağlarlarmış.”
Yine Uygurların cenaze merasimleri hakkında en iyi bilgileri Çin kaynaklarından edinebiliyoruz. “Miladi 518 yılında Çinli gezgin Huy Sing ile Sun Yong, Luo Yang’dan yola çıkıp 519 yılında Odun’a (Hotan) gelmişler. Orada gördükleri hakkında yazmış oldukları Luo Yang ibadethane Hatıraları adlı kitabının beşinci bölümünde Odun (Hotan)’daki cenaze törenlerinden şöyle bahsetmektedirler: Ölen adamın cesedi ateşte yakılır, cesedin külü yere gömülür. Sık sık anmak için yanına put dikilir. Ağıt yakanlar saçlarını kesip, yüzünü boyarlar. Kağanın cesedi ateşe verilmez, tabuta konularak uzak ıssız yerlere gömülürdü. Sık sık anmak için mezarın yanına put hane yapılır.”
“Orta Asya’da, Hunlar’ın ve Gök Türkler’in egemenliği devirlerinde, daha iptidai basamaklarda bulunan boylardan bazıları ölülerini tabutlara koyup ağaçlara asarlardı. Bu uluslar arasında Moğollar’dan Hıtay (Kidan)’lar, Şveyler, Türkler’den Dubo (Tuba)’lar vardı. Bu adet Yakutlar’da XVIII. yüzyıla kadar devam etmiştir. Bazı haberlere göre Kırgızlar’da bu adet vardı. Müslümanlıktan sonra Kırgızlar bu adeti bırakmışlardır. Bununla beraber Kırgızlar’da bu adetin hatırası olarak defin törenine süyök kötürü derler ki, harfiyen kemik kaldırma demektir.”
Eski Türklerde “ölünün mezarına, et, süt gibi yiyecekler, silahı ile ölünün atı binilmeye hazır halde mezara gömülürmüş. Mezarın başında bir at kurban edilip eti yendikten sonra ise ölenin evi ve arabası tahrip edilirmiş.”Bütün bunlar ölenin ruhunun gideceği dünyada; yoksul, silahsız, yalnız ve güçsüz kalmasını önleyerek geri dünyaya gelip yaşayanları rahatsız etmemesini sağlamaktır.
Eski Türklerde ayrıca mezarlara bayrak asma geleneği vardır. “Bu gelenek, Anadolu’da da görülmüştür. Özellikle evliyaların ve büyük kişilerin mezarlarında. Mezarlara bazı Türkler bayrak veya bez asmışlar; daha eski proto- Türk geleneklerini saklayan Türkler ise, at perçemli tuğlar asmışlardır. Bazıları da, yalnızca ölü veya yas evine asmışlar.”
Eski Türkler ölülerine “aş vermeyi” en önemli görev sayar ve yoğ töreni dedikleri törenler düzenlerlerdi. İlk çağlarda aş doğrudan doğruya ölüye verilir, yani mezarına konulur veya dökülürdü. İslamiyet’in Türkler arasında yayılmasından sonra bu tören “sevabını ölü ruhuna bağışlamak üzere fakirlere yemek, helva vermek” şeklini almıştır.
“Anlaşılıyor ki aş törenini en eski devirlerden beri din ayrılıklarına bakmadan bütün Türk ulusları devam ettirmişlerdir. Bu törenin en iptidai şekli ormanlı bazı Altay oymaklarında görüldüğü gibi doğrudan doğruya ölünün kendisine aş-yemek vermek olmuştur. Sonraları ölünün ruhuna ateş tanrısı vasıtasıyla göndermek, kurban sunmak, daha sonraları ölünün ruhunun da iştirak ettiği tasavvur edilen ziyafetler tertip ederek kurbanlar kesmek şeklini almıştır. Bu ziyafetler ulusun ve boyların kültür seviyeleri ve servetleriyle mütenasip olarak gelişmiş, çok zengin boylarda muhteşem bayram şeklini almıştır.
Eski Türklerin yas tutup tutmadıklarına gelince “Eski Türklerin en başta Orta Asya uluslarının yas tutma adetlerine dair Çin kaynaklarında bazı kayıtlar bulunmaktadır. Bu kayıtlara göre, yas tutanlar bağıra çağıra ağlarlar, yüzlerini parçalarlar, keserlerdi.” Bunlara “sağıtçılar (Ağlayıcılar)” denirdi.
“Orhon yazıtlarında Kül Tegin ve Bilge Hakan’a yapılan matem törenlerinin tasvirlerinden anlaşıldığına göre, Gök Türkler yas tutarken saçlarını, kulaklarını… keserler, feryat ederek ağlarlardı. Kül Tegin için yapılan yastan bahsederken Bilge Hakan şöyle diyor: Çok yaşlandım. İki şad, küçük kardeşlerim, yeğenlerim, oğullarım, beylerim ve ulusumun gözleri, kaşları berbat olacak diye kaygılandım. Bilge Hakan’ın oğlu, babası için diktiği yazıtta şöyle diyor: …bunca kavim saçlarını ve kulaklarını biçtiler.
Türklerin yas geleneklerinden biri de elbiseleri ters giyinmedir. “Altay dağlarında yaşayan Kuznitsk Şamanist Türk göçebelerinin kadınları yas tutarken elbiselerini yedi gün ters giyerler.

YAHUDİLİKTE ÖLÜM VE ÖLÜM GELENEKLERİ

Yahudilikte ölümün sebebi ilk günahta aranır. Çünkü bundan önce insan ölümsüzdü. Tevrat’ın ilk bölümü olan Tekvin’in 2. babının 16. ve 17. ayetlerinde şöyle denir: “Ya Rab Allah, Adama (Adem’e) emredip dedi: Bahçenin her ağacından istediğin gibi ye. Fakat, iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yemeyeceksin. Çünkü, ondan yediğin günde mutlaka ölürsün.” Tevrat’ın Tesniye bölümünün 30. babının 15. ayetinde, Yehova, Yahudi toplumuna şöyle seslenir. “Bak bugün senin önüne, hayatla iyiliği ve ölümle kötülüğü koydum.”Bunu izleyen ayetlerde de, “Tanrıyı sevip O’nun yolundan yürümenin ve O’nun koyduğu kurallara uymanın olabildiğince yaşamaya, tersine davranmanınsa “ölüm”e yol açacağı anlatılır. Demek ki, “günah” Adem’den sonra da Tevrat’a göre ölüm nedeni olarak görülmektedir. Hezekiel bölümünün 18. babının 30. 31. 32. ayetlerinde şöyle denmektedir. “Bundan dolayı ey İsrail Evi, size herkese kendi yollarına göre hükmedeceğim. Rab Yehova’nın sözü: Dönün ve kendinizi bütün günahlardan döndürün ve kötülük size helak (ölüm) getirmesin. İşlemiş olduğunuz günahların hepsini üzerinizden atın. Ve kendinize yeni yürek, yeni ruh sağlayın. Niçin ölesiniz ey İsrail Evi? Çünkü ölenin ölümünden ben hoşnutluk duymuyorum. Öyleyse (günahtan) dönün de yaşayın.”
Yahudilikte ölüler insanüstü bir güç ve bilgi edinirler, ruhlar (elohimler) haline gelirler.Eski İbrani inançlarında da “ölüler” elohimler (ruhlar) haline gelirler ve insanüstü bir güce erişirler, her şeyi bilirler, ölmekle tüm bilgiye ulaşmışlardır.”Yahudilikte, ölülere yüklenen bu kutsallık günlük hayat içerisinde birçok pratiklere yansır: “Mezarlık anahtarları, zor doğumları kolay kılar. Mezar taşlarının üzerindeki donmuş çiğ damlaları bayılma hastalığına tutulmuş bir çocuğu iyileştirir. Ağır hasta olan bir çocuğun yaşayıp yaşayamayacağı 24 saat boyunca burada yatırıldıktan sonra anlaşılır.”
Yahudilikte ölüye yüklenen bu kutsallık yanında ölü ve ölüm tabu sayılır. Ona dokunulmaz. Bir ölüm olduğunda nasıl davranılacağını Tevrat şu şekilde açıklamaktadır: “Herhangi bir insan ölüsüne dokunan yedi gün murdar olacaktır; üçüncü günde ve yedinci günde kendisini onunla tathir edecek ve tahir olacak; fakat üçüncü günde ve yedinci günde kendisini tathir etmezse, tahir olmayacak. Bir ölüye, her hangi bir insan cesedine dokunan ve kendisini tathir etmeyen adam Rabbin meskenini murdar eder; ve o can İsrail’den atılacaktır; murdarlık suyu onun üzerine serpilmediği için murdar olacaktır; onun murdarlığı daha kendisindedir. Şeriat şudur: Çadırda bir adam öldüğü zaman, çadıra giren her adam ve çadırda olan herkes yedi gün murdar olacaktır. Ve üzerinde örtüsü bağlı olmayan her açık kap murdar olacaktır. Ve kırda kılıçla öldürülmüş olana, yahut bir ölüye, yahut insan kemiğine, yahut kabre kim dokunursa yedi gün murdar olacak. Ve murdar adam için, yanmış saç takdimesi külünden alacaklar; ve onun üzerine bir kaba akar su konulacak; ve tahir bir adam zufa otunu alıp suya batıracak ve çadır üzerine ve bütün kaplar üzerine ve orada olan adamlar üzerine ve kemiğe, yahut öldürülmüş adama, yahut ölüye, yahut kabre dokunanın üzerine serperek; ve tahir adam murdar adam üzerine üçüncü günde ve yedinci günde serpecek; ve yedinci günde onu tathir edecek; ve esvabını yıkayacak ve suda yıkanacak ve akşamleyin tahir olacaktır. Fakat murdar olup kendisini tathir etmeyen adam cümhurun arasından atılacaktır, çünkü Rabbin makdisini murdar etmiştir; onun üzerine murdarlık suyu serpilmemiştir; murdardır. Ve bu onlara ebedi kanun olacaktır; ve murdarlık suyu serpen adam esvabını yıkayacak; ve murdarlık suyuna dokunan adam akşama kadar murdar olacaktır. Ve murdar adamın dokunduğu her şey murdar olacaktır; ve ona dokunan adam akşama kadar murdar olacaktır.”
Yahudilikte ölen kişi “şeol” denen başka bir dünyaya gider. Ruhu ise mezarda kalır. Tevrat’a göre ölüm ruh anlamına gelen soluğun alınmasıyla meydana gelir: “Yüzünü gizlersin, onlar şaşırırlar: Soluklarını alırsın ölürler, ve topraklarına dönerler.”
“Yahudilikte cenaze gömüldükten sonra matemli kimse yedi gün evde kalıp taziyeleri kabul eder.”

HIRİSTİYANLIKTA ÖLÜM VE ÖLÜM GELENEĞİ

Hıristiyanlığa göre bir kişi öldüğünde, önce papaz ve ardından da vaftiz ailesi çağrılır ve sonra üzüntülerini belirtmek, yardımcı olmak amacıyla komşular ölü evini ziyaret ederler. Ölü kefene sarılmadan önce usullere uygun bir şekilde yıkanmalıdır. Ölen, bir diyakon ya da papaz ise, onu papazlar yıkarlar. Ölünün vücudu kefenlendikten sonra bir tabuta konur ve tabut dört kişi tarafından, papazlar ve diyakonların söyleyecekleri ilahilerin eşliğinde kiliseye kadar taşınır.  Mezar hazırlandıktan sonra, onun başında ayin ve cenaze töreni yapılır. Sonra herkes ölü evine gidip orada bir şeyler yedikten, üzüntülerini tekrar belirttikten sonra evlerine dönerler. İkinci gün, ölü için yeniden bir tören yapılır ve ölünün akrabaları, kilisenin kapısında fakirlere yiyecek dağıtırlar. Üç gün boyunca komşular yas evine üzüntülerini bildirmeye sürekli olarak gelirler. Üçüncü gün de papaz sabah saat dörtte Qurbana yapmadan önce, yanında ölüye çok yakın bir kadın olmak üzere mezarlığa gider ve ölen kişinin mezarını tütsüler. Bu, tıpkı kadınların İsa’nın mezarını ziyaret etmesine benzer. Herkes, ölünün sevdiklerinin mezarları üzerine de ateş yakar. Bu Paskalya Gecesi İbadeti’nin bir parçası olarak yerine getirilen, anlamlı bir adettir. Yasta olan kişiye “Tanrı size ve ölünüze huzur versin ve ölünüzün yüzü Tanrı’nın nuru ile aydınlansın…” diye teselli verilirken, mezarlar üzerine ışıklar yakılması ile amaçlanan ölünün ruhunu aydınlatmak, böylece ona huzur vermektir. Bazı yörelerde mezarlara yiyecek de konur ve bunun yapıldığı yerlerde, yiyecekleri ve lambaları koyabilmesi için, mezarların kenarına küçük hücreler yapılır. Bu adet, Büyük Perhiz’den bir önceki perşembe günü yerine getirilir ki, bu büyük gün “Tüm Ruhların Günü”dür.  

İSLAMİYETE GÖRE ÖLÜM VE ÖLÜM TÖRENİ

İslamiyet’e göre ölünün ardından ağlamak, yas tutmak doğru değildir; çünkü ardından ağlanan ölü kabirde rahat edemez, kabir azabı görür. Peygamber ölünün ardından yas tutmakla ilgili şu hadisi söylemiştir. “Başına, yüzüne vuran, üstünü başını yırtan, cahiliyetteki gibi ağıtlarla yas tutan, bizden değildir.” Ancak kadınların ölen kocalarından sonra yeniden evlenmeleri için geçecek süre anlamında yas kabul edilmektedir. Bununla ilgili peygamber  şöyle demiştir. “Allah’a ve ahirete inanan bir kadına üç günden çok ölü yası tutması (süslenmesi anlamında) helal olmaz, meğer ki ölen kocası ola. İslamiyet’te mezarlara yalvarmak, mezarları türbe haline getirmek hoş bir davranış olarak görülmez.
ÖLÜM SONRASI
Taziye
Ölünün yakınları, komşuları, akrabaları tarafından ziyaret edilerek teselli edilirler.  Taziye üç gündür; ancak uzakta olanlar daha sonra da taziyeye gelebilirler. Bu süre içinde komşular yemek yaparak ölü evine getirirler







Toplumların kültürel anlayışlarında ölü gömme geleneği önemli bir yer teşkil eder. Mezarlıklarda yapılmış kazılarda antik döneme ait nice bulgu ortaya çıkarılmıştır.

                                ÖLÜ GÖMME GELENEĞİ


Friglerde Ölü Gömme




Frigler’de başlıca iki farklı ölü gömme adeti vardır. Soylular ve zenginler için uygulandığı düşünülen bu tür ölü gömmelerin Frigya’da uzun süre uygulandığı anlaşılmaktadır. Yoksul halkın ise gömüldüğü ya da yakıldığı düşünülmektedir. Ancak yoksul halka ait mezarlar daha yeterli sayıda bulunamadığı için bu konuda bir şey söylemek için erkendir.

Ölü gömme adetlerinin biri kaya mezarlarına gömme idi. Frig döneminden kalma bir çok kaya mezarlarına rastlanmıştır. Midas şehri yakınlarında ve Frig topraklarının büyük bölümünde kaya mezarlarına rastlanmıştır. Bazıları anıt-mezar şeklinde olan bu kaya mezarları ne yazık ki defineciler (hatta Romalıları da katarsak yüzyıllar boyu) ağır tahribata uğramışlardır.

Frigler’in en tanınmış ölü gömme adetleri ise tümülüsler yani tepe şeklinde yığma mezarlardır. Gordion’da ve Ankara’da sık olmak üzere diğer Frig şehirlerinde de rastlanılan tümülüs adetinin Frigler’e Trakya’dan geldiği düşünülmektedir. Ahşap mezar odasının üzerine toprak yığarak oluşturulan tümülüslerde çeşitli şekillerde yapılmışlardır.

“Frygia tümülüslerindeki mezar odalarının ahşap konstrüksiyonu ileri bir tekniğin eseridir. Ölüler önceleri yakılmadan ahşap sedirler üzerinde uzatılmış, MÖ 7. yüzyılın sonlarından itibaren de , büyük bir olasılıkla batıdan, Yunanistan üzerinden gelen etkilerle yakılmaya başlanmıştır. Ahşap mezar odasına ölü ve ölü armağanlarının bırakılmasından ve ahşap çatının kapatılmasından sonra, odanın üzeri büyük bir yığma tepeyle örtülürdü. Mezar odasının üzerine yığılan tepenin yapımında bazı kurallara uyulması zorunluydu; aksi takdirde binlerce ton ağırlığındaki toprak yığınının ahşap mezar odasının üzerine yapacağı baskıyı önlemek olanaksızdı. […]Mezar odasının çatısı çatılıp, bunun üzerine taş ve toprak yığıldıktan sonra bir daha açılması olanaksızdı. Ancak tek tehlike mezar soyguncuları idi. Bu nedenle mezar odasının yer seçiminde dikkatli olmak gerekiyordu. Toprak yığını altında kalan mezar odalarının yeri büyük tümülüslerde tam ortada, zirvenin tam altına gelen bölümdeydi. […] Alçak tümülüslerde, mezar odasının yerini gizleyebilmek esastı ve bu nedenle mezar odaları merkezden uzak yerlere yerleştirilirdi.”

En meşhur tümülüs kuşkusuz Midas Tümülüsü ya da diğer adıyla Büyük Tümülüs’tür. Burada yapılan kazılarda bronz ölü eşyaları, ahşap eserler ve bir çok arkeolojik eser bulunmuştur.


Urartularda Ölü Gömme


Urartular’ın ölülerini nasıl defin ettiklerini ne yazılı belgelere ne de resimsel anlatımlara aktarmamışlardır. Gelenekler veya yapılan törenler kendileriyle beraber geçmiş zamana gömülmüşlerdir. Bizim bu konudaki bilgilerimiz arkeolojik kazılarda ve yüzey araştırmalarında elde ettiğimiz sonuçlarla açıklanmaktadır.

Urartular ölülerini, ya yakarak/kremasyon ya da yakmadan ceset gömme/inhumasyon olarak defin etmişlerdir. Kremasyon gelenekte, cesedin yakılması sonucu arta kalan kemikler urne adı verilen kaplara doldurularak gömü işlemi gerçekleştiriliyordu. Urneler ya kaya mezarlarındaki nişlere veya direk toprağa açılan çukurlara yanlarına destekler konularak gömülüyordu. Küpe, kolye veya mühür gibi sunular urnenin içine bırakılıyor, tunç kemer gibiler ise urnenin yanına gömülüyordu. Ceset gömüler ise değişik türde yapılmış mezarlara defin ediliyordu. Ölenin ekonomik gücü mezar mimarisinin tipini belirliyordu. Urartu geleneğindeki mezar tipleri:

1. Mezarlıkta toprağa açılan çukurlara gömü;
Van - Dilkaya’da, Van Kalesi Höyük’te, Kalecik Kalesinde ve Ayanis Kalesinin doğusundaki mezarlık alanlarında ortaya çıkarılmıştır. Cesetler çukura hoker tarzında yatırılıyor ve yanlarına da basit sunular bırakılıyordu.

2. Taş sandık mezar;
Toprağa açılan çukurun etrafının yassı taşlarla örülmesi ve üstününde sal taşlarıyla kapatılmasından oluşur. Van-Dilkaya’da, Çavuştepe ve Giyimli’de, Bingöl Karlıova Suçatı nekropolünde ve Harmantepe’de bulunmuştur. Hoker tarzında yatırılan cesetlerin yanına sunular bırakılmıştır.

3. Küp veya Pitos Mezarlar;
Harmankaya, Suçatı ve Van Kalesi Höyükte ortaya çıkarılmıştır. Cesetler, toprağa dik gömülen küplerin içerisine, yanlarına veya yakınlarına sunular bırakılıyordu. Suçatı küp mezarında kırılmış ve kullanılmaz duruma getirilmiş tunç kemer ve tunçtan yayvan bir sunu kasesi ile fibulalar ele geçmiştir.

4. Kaya Mezarları;
Urartu mezar geleneğinde en önemli yeri bu tip mezarlar alır. Urartu topraklarında kayalık tepelere kurulan kalelere veya yakınlarındaki kayalara oyularak yapılan bir veya çok odadan oluşan mezarlardır, özellikle beyler veya krallar için yapılmışlardır. Anadolu’nun her tarafında uzun yıllar kullanılan kaya oda mezar geleneğini Urartular başlatmışlardır. Van Kalesi’nde, Varto Kayalıdere’de, Erzurum Umudumtepe’de Tercan Şirinlikale’de, Palu Kalesinde, İran-Bastam’da, Tutak Atabindi ve Dayıpınarı köylerinde ve Doğubeyazit Kalesinde en güzel örnekleri görülebilir. Kaya Mezarları kayaya oyularak yapılan tek veya çok odadan oluşurlar. Duvarlarında nişler bulunur veya sunu çukurları ve sekilere yer verilmiştir. Doğubeyaziteki mezar iki katlı ve cephesinde iki insan ve bir sunu keçi’nin işlendiği kabartma yer alır. Van Kalesindeki Horhor veya Argişti Mezar cephesinde Urartulara ait en uzun kitabe yazılmıştır.

5. Taş Oda Mezarlar;
Yönetici sınıfın oturduğu kalede veya hemen yakınında kayalık alan yoksa toprağın açılmasıyla oluşan geniş çukurlara düzgün işlenmiş taşlardan yeraltı odası veya odaları yapılmıştır. En güzel örneklerini Erzincan Altıntepe’nin güney yamacına mezar terasında görüyoruz. Diğer örnekler, Doğubeyazit Tanıktepe Köyünde Patnos Kamışlı Köyü ve Van Dilkaya Höyükte bulunmaktadır.

6. Urne Mezarlar;
Yakılan cesetlerin geriye kalan kemiklerin konulduğu omzunda delikler bulunan 60-70 cm. arasında değişen yüksekliklerdeki kaplardır. Bunlar ya direk toprağa, kaya yarıklarına veya kaya mezarlarındaki duvarlara oyulmuş nişlere bırakılmaştadır. Örnekleri, Patnos Atabindi kaya mezarı, Van Kayalıklarının güneydoğu tarafındaki küçük boyutlu kaya mezarı ve Şirinlikale mezarlarıdır.


Hititlerde Ölü Gömme




Hitit devrinde Anadolu halkı genelde ölülerini gömmekteydi. I. Hattuşili vasiyetinde şöyle yazmaktadır: "Cesedimi yıka, gerektiği gibi. Beni göğsüne bastır ve göğsünde tutarak beni toprağa göm…" Ancak imparatorluk döneminde Hitit kral ve kraliçelerinin öldüklerinde yakıldıklarına dair metinler de bulunmaktadır. Arkeolojik veriler Orta ve Güneydoğu Anadolu’da erken Tunç çağından başlayarak ölü gömme ve ölü yakmanın birlikte varolduğunu göstermektedir.

Eldeki metinler Hititlerin ölüleri yakma törenleriyle Homeros’un aktardığı Troyalı Hektor un cenaze töreni arasında büyük benzerlikler ortaya koymaktadır.
O. R. Gurney’in saptadığı bu benzerlikler şöyle özetlenebilir:

1) Cenaze yakılır,
2) ateş içeceklerin dökülmesiyle söndürülür,
3) kemikler yağa bandırılır ya da yağla kaplanır,
4) kemikler keten bezi ya da iyi bir giysiyle kaplanır,
5) küller taş bir odaya yerleştirilir,
6) şölen yapılır. Törenlerin bu denli benzeşmesi Troyalılarla Hititler arasında varolmuş olan güçlü bir kültürel bağa işaret etmektedir.

HİTİTLERDE ÖLÜLER KÜLTÜ


İnsanların fiziksel beden ve ruhtan oluştuğu düşüncesi büyük olasılıkla Hititler’de de vardı ve ruhun ölümden sonra da varolduğu ve yeraltına gittiği düşünülmekteydi. Hatta burada ölüye annesinin yol gösterdiği de düşünülmekteydi. Muwatalli’den sonraki tabletlerde de ölüm gününün “anne günü” diye anılması bu ilişkiyi göstermektedir.

Ruhlar insanlara ancak rüyalar vasıtası ile gözükmekteydi. Bunu dışında da ruhların ziyareti olasıydı. Özellikle kendilerine kurban sunulmayan ya da haksızlık sonucu öldüğü düşünülen kişilerin ruhları yaşayanları sık sık rahatsız etmekteydi.

Tabletlerden ölülere kurban sunulduğu da anlaşılmaktadır. Ancak tabletler genelde krallardan sözettiği için bunun doğal olduğu düşünülebilir, çünkü kral öldükten sonra tanrı oluyordu ve tanrıya kurban sunmak gerekliydi. Bunun yanında halktan kişilerin de ölüye kurban sundukları bilinmektedir. Bu ölüleri yatıştırmak için olduğu gibi , Hitit ianaçlarına göre günahlar babadan oğula/kıza geçtiği için (aynı inanç Yunan mitolojisinde de vardır), günahlardan kurtulma amacıyla da olabiliyordu.

“ Hititçe kelime haznesinde, şimdiye kadarki bilgimize göre ‘düşünmek’ fiilinin olmadığına da değinmek gerekecektir. Öyle anlaşılıyor kii hititlerde ‘düşünmek’ insanın bizzat kendi ruhuyla konuşması, onunla diyalog kurması şeklinde ifade edilmiştir. “

Hititlerde ölü gömme adetleri zaman içinde farklılaşmıştır. Eski İmparatorluk çağında ölüler olduğu gibgi gömülürken daha sonraları yakılma ve küplere ya da taş sandık mezarlara gömme adeti uygulanmıştır.

En önemli cenaze karal ya da karaliçenin ölümü dolayısıyla yapılmaktadır.

«Eğer Hattuşaş’ta büyük bir hadise olursa,yani kral ve kraliçe tanrı olursa» etiketini taşıyan ölü metinleri ele geçmiştir. Bu metinlere göre kral veya kraliçe tanrı olunca, büyükler onun için ağlamaya başlardı. Hemen bir sığır kurban edilir ve ruhu için de şarapla içki kurbanı takdim edilirdi. Aynı günü akşamında yine bir keçi kesilir ve mevta bir arabaya konularak hususi surette kurulan bir çadıra götürülürdü. Burada tekrar kanlı kurban ve içki kurbanı yapılırdı. Bundan sonra tablet kırılmıştır. Fakar başka bir metinde ertesi günü ihtiyar kadınlar kızgın bir ateşi şarapla söndürdüklerine göre, ölü geceleyin yakılmaktadır. İhtiyar kadınlar ateşten kemik bakiyelerini toplayarak bunları içleri yağla doldurulmuş çömleklerin içine koymakta ve balahere bu kapları mabedde, belki de Yazılıkaya’nın küçük galerisindeki hücrelerde muhafaza etmekte idiler. “

Bu tür törenlere büyücü anlamındaki yaşlı kadının da eşlik ettiği olmaktaydı.
Ölüye sunulan eşyalar da çok zengin eşyalar olmayıp bazı süs eşyalarıydı.
Antik Yunanda Ölü Gömme

Ölülere, toprağın insanları ve Demeter in halkı adı verilir. Aynı şekilde ölülerle ilgili görülen yılan, hem bereket sembolü hem de ölülerin bir simgesi ve somutlaşmasıydı. Hellenler öncesinde ölüleri yatıştırmak için onlara insan kurban edildiği de olmuştur. Klasik devirde ise ölülere karşı ikili bir tavır takınılmıştır. Birincisi, ata ruhlarına dindarca bir saygı, ikincisi, her çeşit hastalık ve afetin taşıyıcısı olarak hortlaklardan korkmak.

İbadetlerin özellikle mezarlar etrafında yoğunlaşması Yunan dininin en önemli ve belirleyici özelliğidir. "Birer anıt haline gelen mezarlar, hazineler ve her çeşit ev eşyasını içermektedir. Mezarlara kurbanlar sunulur, ölülerin mezarlarında ikamet ettiklerine, gölgelerinin de Hades ülkesine gittiğine inanılırdı. Bu ülke bir ceza ve ödül ülkesi olmayıp, bu hayatın sadece hayalet biçiminde devamıdır."

Yunanlılarda ölülerin ruhları yılan, kuş ve özellikle kelebek biçiminde betimlenirdi. Nitekim Yunancadaki psykhe sözcüğü hem kelebek, hem ruh anlamındadır.

Yunanlılar ölümden sonraki yaşam hakkında birbirine karşıt düşüncelere sahip olmuşlar ve bunları bağdaştırmak için hiç uğraşmamışlardır. Ölüler yerin altında yaşamayı sürdürürler, onların torunları ve çocukları da kutsal armağanlar sunarak bu yaşamı hoş bir hale getirmeye çalışırlardı. Tanagralı sanatçılar, yaptıkları ve sundukları küçük heykellerle ölüleri mutlu etmeye çalışırlardı. Ancak ölüme karşı bu bakış açısı ölenin peşinden yas tutulmayacağı anlamına gelmezdi. "İlk çağda, Yunanistan da cenaze başında veya gömülme törenlerinde ağlamayı meslek edinmiş kadınlar vardı. Sözde derin acı duyuyormuş gibi yaparak, elleriyle üstlerini, başlarını yırtarak bu ağlayıcılar bir ağızdan yas ilahileri söylerlerdi."


Hristiyanlıkta Ölü Gömme


İncil e göre ilk insan, Adem ve Havva cennette yaşarken ölümsüzdüler; ancak şeytanın kandırması sonucu ilk günahı işlediler ve cennetten kovuldular: "Bunun için, nasıl günah bir adam vasıtası ile dünyaya girdiyse, böylece ölüm de bütün insanlara geçti, çünkü hepsi günah işlediler." "Zira günahın ücreti ölümdür." Buna karşılık, Hıristiyanlık, daha baştan öteki dünyadaki yaşama dayalıdır. İncillerde ebedi hayata kavuşmanın formüllerinden sık sık söz edilir. Örneğin Yuhanna İncili nin 3. babında "Baba oğulu sever ve her şeyi onun eline vermiştir. Oğula iman edenin ebedi hayatı olur" demekte ve ebedi hayatın İsa yı sevmekten ve onu dinlemekten geçtiğini söylemektedir.

Hıristiyanlığa göre bir kişi öldüğünde, önce papaz ve ardından da vaftiz ailesi çağrılır ve sonra üzüntülerini belirtmek, yardımcı olmak amacıyla komşular ölü evini ziyaret ederler. Ölü kefene sarılmadan önce usullere uygun bir şekilde yıkanmalıdır. Ölen, bir diyakon ya da papaz ise, onu papazlar yıkarlar. Ölünün vücudu kefenlendikten sonra bir tabuta konur ve tabut dört kişi tarafından, papazlar ve diyakonların söyleyecekleri ilahilerin eşliğinde kiliseye kadar taşınır. İlahilerden biri "üyelerimizden birinin aramızdan ayrılışıyla" diye başlarken, bir diğeri "Ey havarilerin lordu -efendisi- onlar senin yüce merhametine güvenerek öldüler: Ve yine senin merhametin ve şefkatinle günahlarından arınacaklar..." bir başkası, "En sonunda gelerek ölene yeniden can verecek olan Yüce Kurtarıcımız, Kutsal İsa..." diye başlar. Mezar hazırlandıktan sonra, onun başında ayin ve cenaze töreni yapılır. Sonra herkes ölü evine gidip orada bir şeyler yedikten, üzüntülerini tekrar belirttikten sonra evlerine dönerler. İkinci gün, ölü için yeniden bir tören yapılır ve ölünün akrabaları, kilisenin kapısında fakirlere yiyecek dağıtırlar. Üç gün boyunca komşular yas evine üzüntülerini bildirmeye sürekli olarak gelirler. Üçüncü gün de papaz sabah saat dörtte Qurbana yapmadan önce, yanında ölüye çok yakın bir kadın olmak üzere mezarlığa gider ve ölen kişinin mezarını tütsüler. Bu, tıpkı kadınların İsa nın mezarını ziyaret etmesine benzer. Herkes, ölünün sevdiklerinin mezarları üzerine de ateş yakar. Bu Paskalya Gecesi İbadeti nin bir parçası olarak yerine getirilen, anlamlı bir adettir. Yasta olan kişiye "Tanrı size ve ölünüze huzur versin ve ölünüzün yüzü Tanrı nın nuru ile aydınlansın..." diye teselli verilirken, mezarlar üzerine ışıklar yakılması ile amaçlanan ölünün ruhunu aydınlatmak, böylece ona huzur vermektir. Bazı yörelerde mezarlara yiyecek de konur ve bunun yapıldığı yerlerde, yiyecekleri ve lambaları koyabilmesi için, mezarların kenarına küçük hücreler yapılır. Bu adet, Büyük Perhiz den bir önceki perşembe günü yerine getirilir ki, bu büyük gün "Tüm Ruhların Günü"dür.


Eski Türklerde Ölü Gömme


Şamanist Türkler ölümün kötü ruhlardan kaynaklandığına inanırlar. Altay Türklerine göre, yeraltı dünyasının Tanrısı Erlik yeryüzüne gönderdiği görevlileri aracılığıyla insanların ruhlarını alarak hayatlarına son verirdi. Yakutlara göre ise ölüm, ruhun kötü ruhlar tarafından kapılıp yenmesidir. Bu ruhlar ise daha önce ölen atalarının serserice yeryüzünde dolaşan ruhlarıdır. Altaylılar üzüt, Yakutlar ise iör derler. Kazan Müslümanları ise buna ürek derler."
"Eski Türkler can ve ruh mefhumunu genel olarak tın (yani nefes) kelimesiyle ifade etmişlerdir." Ancak genel olarak "insanın ölürken canının bir kuş gibi uçup gittiği varsayılır: Orhun Kitabeleri nde ölmek; uçmak, uçup gitmek olarak anlatılmıştır. Herhangi birinin ölümünden söz ederken ölmek kelimesi yerine kuşu uçtu ifadesi kullanılırmış."

Eski Türkler, ölen kişinin ruhunun, şaman tarafından özel bir merasimle yeraltı dünyasına götürülünceye kadar evde dolaştığına inanırlar; çünkü onlara göre ölü çevresinde olup bitenden haberdardır. Bu yüzden akrabalarına zarar verebileceği düşünülen ölü, merasimlerde etkisiz hale getirilmelidir.

Türklerin ölülerini nasıl gömdüklerine gelince en sağlıklı ve eski bilgileri Çin kaynaklarından edinebilmekteyiz: "Çin kaynaklarına göre, Türk uluslarında aşağı yukarı aynı devirlerde çeşitli gömme adetleri görüyoruz: yakma, ağaca asma, toprağa gömme."

Gök Türkler "ölüyü çadıra korlar. Oğulları, torunları, erkek-kadın başka akrabası, atlar ve koyunlar keserler ve çadırın önüne sererler. Ölü bulunan çadırın etrafında at üzerinde yedi defa dolaşırlar. Kapının önünde bıçakla yüzlerini kesip""kanlı gözyaşı dökerler" "Bu töreni yedi defa tekrar ederler."Sonra belli bir günde ölünün bindiği atı, kullandığı bütün eşyasını kendisiyle beraber ateşte yakarlar; külünü belli bir günde mezara gömerler. "İlkbaharda ölenleri sonbaharda, otların ve yaprakların sarardığı zaman gömerler. Kışın veya güzün ölenleri çiçeklerin açıldığı zaman (ilkbaharda) gömerler. Defin gününde ölünün akrabası, tıpkı öldüğü günde yaptıkları gibi, at üzerinde gezer ve yüzlerini keser, ağlarlar."

Mezar üzerinde kurulan yapının duvarlarına ölünün resmini, hayatında yaptığı savaşların tasvirini yaparlar. Türklerde bulunan bu balbal geleneğine uygun olarak "ölü" ömründe bir adam öldürmüş ise mezar üzerine bir taş korlar" "İnanışa göre, bir adamın öldürdüğü kimse veya kimseler, cennette öldürenin hizmetçileri olacaklardır""Gömülme işi bittikten sonra, ölünün atları kesilerek yenirdi ki, bu da Türk kavimlerinde görülen yuğu aşı veya ölü aşı geleneği idi" Bu atların ve kurban edilen koyunların kafaları ise kazıklara asılırdı.

Oğuzların defin törenleri de Gök Türklerin defin törenlerinden farklı değildi. "IX. yüzyıl Oğuz boylarının defin töreni Gök Türklerin defin törenlerinden farksız olduğu İbn Fadlan ın verdiği malumattan anlaşılmaktadır. Oğuzların defin törenlerini İbn Fadlan şöyle tasvir ediyor: Onlardan biri hastalanırsa köleler ve cariyeleri bakar; ev adamlarından hiç kimse hastaya yaklaşmaz. Haneden uzak bir çadır dikip hastayı oraya korlar; iyileşince yahut ölünceye kadar çadırda kalır. Yoksul ve köle hastalanırsa onu kırlara bırakıp giderler. Onlardan biri ölürse ev gibi büyük bir çukur hazırlarlar. Ölüye ceket giydirirler, kuşağını kuşandırır, yayını yanına korlar; eline nebiz dolu tahta kadeh tutturup önüne de nebiz dolu bir tahta kap korlar. Bütün mal ve eşyasını bu eve /çukura/ doldurup ölüyü buraya oturturlar. Sonra çukurun üzerine topraktan kubbe gibi döşeme yaparlar. Atlarından, servetine göre, yüz yahut iki yüz, yahut bir baş at keserler, etlerini yerler. Başını, derisini, ayaklarını ve kuyruğunu sırıklara asıp - bu onun atıdır. Bununla cennete gider derler. Bu ölü hayatında adam öldürmüş ve cesur bir kişi ise öldürdüğü adamlar sayısı kadar ağaçtan suret yontarlar; ve mezarın üzerine korlar. Derler ki - bunlar uşaklarıdır, cennette ona hizmet edecekler."

Oğuzlar dini inanışlarının tesiri ile suya girmiyorlardı; çünkü "bütün Türklerdeki köklü bir inanışa göre, su kutludur ve arıdır. Yıkanmak kutlu ve arı olan suyu kirletmek ve böylece büyük günah işlemek demektir. Bu ise uğursuzluğa ve felakete sebep olur."Bu yüzden Oğuzlar ölülerini yıkamazlardı.

Altaylı Türkler ise cenaze törenlerini şu şekilde yaparlardı: "Altaylı öldükten sonra dul kadın, ceset yurtta kaldığı müddetçe kocası için ağlamak mecburiyetindedir. Defin işi gizlice ve hiçbir merasim yapılmadan icra edilir. Altaylılar ölülerini umumiyetle dağ üzerindeki gizli yerlerde toprağa gömerler. Ölü tam giyinmiş vaziyette mezara konur ve yanına, yol için bir torba yiyecek de yerleştirilir. Zenginler birlikte binek atı da gömerlermiş. Ölünün dört değnek üzerine kurulmuş iskeleye yerleştirilmek suretiyle defni adeti Altay da ancak bazı yerlerde tatbik edilirmiş, ben buna ancak Soyonlar arasında rastladım. Ancak ölü gömüldükten sonra akraba ve komşular yurtta toplanarak ziyafet tertip ederler. Geri kalanlar, ziyafetten sonra yurdu şamanlara temizlettirerek başka bir yere naklederler. Ağaç kabuğundan ve kütüklerden yapılmış olan yurtlar, aileden birinin ölümü üzerine terk edilerek olduğu yerde bırakılır ve aile kendisine başka bir yerde yeni bir yurt yapar."

"Hakaslar ölülerini tarlalardan uzak olan tepelere gömerler. Çukuru derin kazmazlar. Kabirin kazılma işine defin gününün sabahı başlanır. Mezarın etrafına parmaklık veya duvar konulmaz, aksi halde ölünün ruhunun her yıl haraç ödemek zorunda kalacağına ve dua ve yemek almaya çıkamayacağına inanılır. Cenaze evden gün batıya döndüğünde çıkarılırdı. XIX. yüzyılın başında Hakaslar çadırlarda yaşadıklarından bunun için çadırın duvarı yıkılırdı. XIX. yüzyılın sonunda ise kerpiç evlere geçildiğinden cenaze ayakları önde olacak şekilde evden çıkarılırdı. Cenaze evinin önünde huraylaası töreni yapılırdı. Bu törenle ölünün bir başkasının ruhunu da “özellikle çocukların” yanında götürmesine engel olunduğuna inanılırdı. Bu törende dul bir kadın siyah ineğin sütünü ağaç kaba döküp beyaz bezle örterek Huray! Huray! diyerek cesedin etrafında üç kez dolanırdı. Daha sonra ise süt, ölenin yakınlarına içirilirdi. Mezara toprak doldurulmaya başlandığında kadınlar evlerine dönerlerdi. Hakasların bazı boyları ise yalnızca kamlara uygulanmak üzere ayrı bir yöntem uygularlardı. Taysa bölgesinde yapılan bu adete göre ağaçların üzerine tastab denilen bir raf yapılır tabutun üstüne veya içine kayın ağacının kabuğuna sarılmış ceset konurdu. Buna yükseğe çıkma parhan derlerdi. Hakaslar ölülerinin arkasından yılda altı kez yemek verirlerdi ve kirek dedikleri duaları okurlardı. Ölenlerin ardından üçüncü, yedinci, yirminci, kırkıncı günleri ile yarı yıl ve birinci yılında yemek verir, dua okurlardı. Kirek günlerinin tespitinde Hakaslar kutsal saydıkları Flaman kuşunun eşi öldüğünde eşine bu günlerde geri geldiğine inanarak tespit etmişlerdir. Bir yıl dolduğunda kirek bitiyordu. Seneyi devriyesinden bir gün önce tüm akrabalar ölenin evinde toplanır ve ölen için yemek yaparlardı. Sabah ise hepsi mezara gidip ateş yakarak mezarın çevresinde büyülü dolanma -ibirig- yaparlardı. Dul kadın veya erkek yanan sopayla mezara vurur ve bu işlemden sonra ölünün bir daha yemek istemeyeceğine inanırlardı. Kirek günlerinde evdeki dua bittiğinde kara ruhu evden kovmak gerekirdi. Aksi halde kara ruh evde olanlara mutsuzluk getirirdi. Bunun için bir at kafatası, dört at bacağı, dokuz adet kuşburnu dalı, dokuz parça kuşüzümü ağacı dalı, dokuz siyah taş, üç akdiken dalı ve orak demiri hazırlanırdı. Akşam kapıya siyah at bağlanırdı. Hazırlanan karışım yakılır ve şaman kara ruhu aramaya başlardı. Kirek e katılanlar ateşin etrafında yavaş yavaş dönmeye başlarlardı. Ateş onları haras dan koruyordu. Şaman kara ruhu bulduğunda ölenin sesini çıkararak yalvarmaya başlardı. Şaman kara ruhu kara ata bindirerek köyden kovarlardı."

Hunlular ölülerini tabut içine koyarak, bu tabutları altın ve gümüş işlemeli kumaş ve kürklerle örterlerdi. Gelecek hayatta da kendisine hizmet etmesi için yüzlerce kişi kurban edilerek ölüyle beraber gömülürdü.

Eski zamanlarda Uygurlar ölüyü yakarak gömerlerdi: "O çağlarda cesedi gömerken yeni elbise giydirilip kazılan mezarın içine sedir yapılıp, sedir üzerine kamıştan yapılmış hasır serilip, üstüne ceset konurmuş. Cesedi gömmeden önce büyük törenler düzenlenirmiş. Mezarın yanına ölen kişinin öz geçmişini anlatan, oyularak yazılan abide taş dikilirmiş. Kağan ölürse eşiyle birlikte gömülürmüş. Cesedin konulduğu çadırın etrafında yedi defa dolaşılır, bıçak ile alınlarını çizip kan akıtarak ağlarlarmış."

Yine Uygurların cenaze merasimleri hakkında en iyi bilgileri Çin kaynaklarından edinebiliyoruz. "Miladi 518 yılında Çinli gezgin Huy Sing ile Sun Yong, Luo Yang dan yola çıkıp 519 yılında Odun a (Hotan) gelmişler. Orada gördükleri hakkında yazmış oldukları Luo Yang ibadethane Hatıraları adlı kitabının beşinci bölümünde Odun (Hotan) daki cenaze törenlerinden şöyle bahsetmektedirler: Ölen adamın cesedi ateşte yakılır, cesedin külü yere gömülür. Sık sık anmak için yanına put dikilir. Ağıt yakanlar saçlarını kesip, yüzünü boyarlar. Kağanın cesedi ateşe verilmez, tabuta konularak uzak ıssız yerlere gömülürdü. Sık sık anmak için mezarın yanına put hane yapılır."

"Katanov tarafından toplanan malumata göre Beltir ler ölüyü Müslümanlar gibi yıkarlar. Erkekleri erkek ihtiyarlar, kadınları kadınlar yıkarlar. Ölüyü ateşin yanına korlar. Erkek ölü kapının sol (güney) tarafına, kadın ölü sağ (kuzey) tarafına konularak yıkanır. Yıkandıktan sonra ölüye elbiselerini giydirirler ve beyaz keçe üzerine yatırıp bir köşeye korlar. 30-40 kişi toplanıp tabut yaparlar. Tabut hazır olduktan sonra bir tarafa atarak - Tanrı bundan sonra bu gibi işleri bize rast getirmesin derler. Ölü tabuta konduktan sonra evde bir gün kalır. Ölüyü çıkarırken ayakları önde bulunur. Ölüyü çıkarırken bir koca karı eline bir kap süt alır at üzerine konulmuş ölüyü üç defa dolaştıktan sonra - kutumuz gitmesin, kuruy! diyerek bağırır, ölüye karşı süt serper. Ölü mezara konulduktan sonra atın dizginini ölünün eline vererek - atını al! derler, atı o yerde öldürürler. Eğer takımları ile beraber gömerler. Ölünün elbisesinden düğmelerini söküp ailesine verirler. Buna kumarkı denir. Ölü ile gömülen eşyayı kırarlar. O dünya bu dünyanın aksine olurmuş. Kırılmazsa o dünyada ölüye kırık olarak verilecekmiş. Mezardan dönenler hep beraber ölünün çıktığı eve gelirler. İyice yıkandıktan sonra yemek yerler ve rakı içerler. En yakın dostlarından ve akrabalarından bazı kimseler bu evde üç gün misafir olurlar; geceleri kimse uyumaz. Her yemekten önce ateşe rakı ve yemek atarlar. Gömme töreninden yedi gün geçtikten sonra köy (yahut oba) halkının getirdiği rakıdan bir yudum ve yemeklerden bir parça toplayıp ateşe yakarlar."

"Orta Asya da, Hunlar ın ve Kök Türkler in egemenliği devirlerinde, daha iptidai basamaklarda bulunan boylardan bazıları ölülerini tabutlara koyup ağaçlara asarlardı. Bu uluslar arasında Moğollar dan Hıtay (Kidan) lar, Şveyler, Türkler den Dubo (Tuba) lar vardı. Bu adet Yakutlar da XVIII. yüzyıla kadar devam etmiştir. Bazı haberlere göre Kırgızlar da bu adet vardı. Müslümanlıktan sonra Kırgızlar bu adeti bırakmışlardır. Bununla beraber Kırgızlar da bu adetin hatırası olarak defin törenine süyök kötürü derler ki, harfiyen kemik kaldırma demektir."

Kao-Çe ler ise "ölülerini kazılmış bir mezara götürerek, cesedi bunun ortasına yerleştirirler, hayatta olduğu gibi yayını eline, kılıcını beline, mızrağını kol mafsalına yerleştirdikten sonra mezara gömerler. Bir kimse yıldırımdan veya bulaşıcı bir hastalıktan ölürse, uğursuzluğu gidermek için dua ederler. İşler yolunda gittiği takdirde türlü cinsten birçok hayvan keserek kemiklerini yakar ve at üzerinde mezkûr yerin etrafında dönerler. Bu gibi toplantılarda erkek ve kadın hiçbir yaş farkı gözetilmeksizin hazır bulunur. Talihsizliğe uğramamış aileler şarkı söyler, raks eder ve muhtelif musiki aletleri çalarlar, fakat bedbaht aileler acı acı ağlarlar.

Eski Türklerde "ölünün mezarına, et, süt gibi yiyecekler, silahı ile ölünün atı binilmeye hazır halde mezara gömülürmüş. Mezarın başında bir at kurban edilip eti yendikten sonra ise ölenin evi ve arabası tahrip edilirmiş."Bütün bunlar ölenin ruhunun gideceği dünyada; yoksul, silahsız, yalnız ve güçsüz kalmasını önleyerek geri dünyaya gelip yaşayanları rahatsız etmemesini sağlamaktır.

Ruhun yaşamaya devam ettiğine inanan Türkler, destanlarında da bu konuyu işlemişlerdir. Ölüm töreniyle ilgili Manas Destanı nda Manas ın defin işlemi şöyle anlatılıyor:

"Diyorlar ki Manas ın sineğe benzer canı çıktı,

Gerçek evine gitti.

Diyorlar ki ak saray yapıp içine koydular.

Gök saray yapıp içine koydular.

Diyorlar ki dokuz gün yattı beklettiler.

Doksan kısrak kestiler.

Diyorlar ki altı gün yine beklettiler.

Altmış kısrak kestiler.

Diyorlar ki altın işlemeli giyimlerini

Dokuz parçaya ayırıp halka üleştiler.

Çam ağacından kalın tabut yaptırıp,

Diyorlar ki, iç yüzünü gümüşle kapladılar.

Dış yüzünü altınla kapladılar.

Manas ı böyle bir tabuta koydular.

Diyorlar ki altından kan sızmasın diye

Üstünden güneşin sıcağı geçmesin diye

Tabutu saray içine yerleştirdiler."

Eski Türklerde ayrıca mezarlara bayrak asma geleneği vardır. "Bu gelenek, Anadolu da da görülmüştür. Özellikle evliyaların ve büyük kişilerin mezarlarında. Mezarlara bazı Türkler bayrak veya bez asmışlar; daha eski proto- Türk geleneklerini saklayan Türkler ise, at perçemli tuğlar asmışlardır. Bazıları da, yalnızca ölü veya yas evine asmışlar."

Eski Türkler ölülerine "aş vermeyi" en önemli görev sayar ve yoğ töreni dedikleri törenler düzenlerlerdi. İlk çağlarda aş doğrudan doğruya ölüye verilir, yani mezarına konulur veya dökülürdü. İslamiyetin Türkler arasında yayılmasından sonra bu tören "sevabını ölü ruhuna bağışlamak üzere fakirlere yemek, helva vermek" şeklini almıştır. "Ölü aşı töreninin en ilkel şekli Tayga ormanlarında kalmış olan şamanist boylarda müşahade edilmiştir. Bunlar arasında öyle koca karılar vardı ki koyunlarına yahut çocuklarına bir hastalık geldiği zaman yemek ve içki alıp kocasının mezarına koyarlar ve -ye, iç! bize dokunma! hain seni! hâlâ doymadın! diye bağırırlar. Demek oluyor ki iptidai devirlerde aş-yemek doğrudan doğruya ölüye sunulmuş kurbanlardır ki bununla onların zararlarından kurtulmak istenirdi. Beltirler de birinci ölü aşı defnin üçüncü günü verilir. Çadırın güney tarafına masa üzerine sofra kurulur. Bu aşa fazla kalabalık toplanmaz. Hazırlanan yemek ve içkilerin yarısını ölünün ruhu için ateş ruhuna kurban ederler (ateşte yakarlar). Definin yedinci günü bütün oba halkı, kadın ve erkek hepsi toplanıp mezarlığa gelirler. Mezarın sağ tarafına büyük bir ateş yakıp getirdikleri yemeklerden ve içkilerden ateşe atarlar. Sonra herkes mezarın üzerine kadehlerle rakı koyarak ve yemek atarak - bu rakıyı iç! bu yemeği ye! Bunlar sana yukarıdan tayin edilmiş yemek ve içkilerdir, derler. Bu töreni yaptıktan sonra kendileri içmeğe ve yemeğe başlarlar. Yeme içme tamam olduktan sonra, mezar üzerindeki rakı ve yemekleri ateşe atarlar. Tören böylece tamam olur. Yedigün kadar ölünün evinden hiçbir şey dışarı çıkarılmaz. Definin yirminci günü evde yine aş verilir. Ziyafetten sonra ateşe rakı dökülür ve yemek atılır. Kırkıncı günü mezarlığa gidip yedinci günü yaptıkları töreni tekrar yaparlar. Altı ay sonra yine böyle tören yapılır. En büyük aş töreni ölümünün yıldönümü münasebetiyle yapılır. Bütün akraba ve dostlar toplanıp mezara gelir, mezar üzerine yemek ve içkiler kor, kendileri de yiyip içerler. Ölünün kocası, yahut karısı mezarı üç defa, güneşin seyri yönüne göre, dolaşır ve -ben seni bırakıyorum der. Bundan sonra dul kadın veya erkek evlenebilir.

"Anlaşılıyor ki aş törenini en eski devirlerden beri din ayrılıklarına bakmadan bütün Türk ulusları devam ettirmişlerdir. Bu törenin en iptidai şekli ormanlı bazı Altay oymaklarında görüldüğü gibi doğrudan doğruya ölünün kendisine aş-yemek vermek olmuştur. Sonraları ölünün ruhuna ateş tanrısı vasıtasıyla göndermek, kurban sunmak, daha sonraları ölünün ruhunun da iştirak ettiği tasavvur edilen ziyafetler tertip ederek kurbanlar kesmek şeklini almıştır. Bu ziyafetler ulusun ve boyların kültür seviyeleri ve servetleriyle mütenasip olarak gelişmiş, çok zengin boylarda muhteşem bayram şeklini almıştır. Göktürklerin hakan ve büyük kahramanlarının yoğ-aş törenine bütün imparatorluktaki ulusların iştirak ettiklerini Orhon yazıtlarından öğreniyoruz. Kuzey ülkelerinde Kıtay lar, Tatabi ler, güneyden Tibet liler, batıdan Sogd lılar, Fars lar, Buhara’lılar, Türgiş ler, doğudan Çin liler, bu yog töreninde bulunmuşlardır. Aş-yog töreni umumiyetle ölünün birinci yıl dönümüne rastlayan yaz aylarında yapılır. Kül Tegin in ve Bilge Hakan ın aş törenleri de yaz aylarında yapılmıştır. İbn Fadlan ın verdiği malumata göre, Oğuzlar ölü aşı için yüzden ikiyüz başa kadar at keserlerdi. Bundan da anlaşılıyor ki Oğuz aş törenine de çok kalabalık toplanmış olacaktır. Oğuzlar Anadolu ya geldikten sonra dahi eski usul aş törenini unutmamışlardır. Oğuz kahramanları ölürken - ak boz atımı boğazlayıp aşım veriniz diye vasiyet ediyorlardı."

Eski Türklerin yas tutup tutmadıklarına gelince "Eski Türklerin en başta Orta Asya uluslarının yas tutma adetlerine dair Çin kaynaklarında bazı kayıtlar bulunmaktadır. Bu kayıtlara göre, yas tutanlar bağıra çağıra ağlarlar, yüzlerini parçalarlar, keserlerdi." Bunlara "sağıtçılar (Ağlayıcılar)" denirdi.

"Orhon yazıtlarında Kül Tegin ve Bilge Hakan a yapılan matem törenlerinin tasvirlerinden anlaşıldığına göre, Gök Türkler yas tutarken saçlarını, kulaklarını... keserler, feryat ederek ağlarlardı. Kül Tegin için yapılan yastan bahsederken Bilge Hakan şöyle diyor: Çok yaşlandım. İki şad, küçük kardeşlerim, yeğenlerim, oğullarım, beylerim ve ulusumun gözleri, kaşları berbat olacak diye kaygılandım. Bilge Hakan ın oğlu, babası için diktiği yazıtta şöyle diyor: ...bunca kavim saçlarını ve kulaklarını biçtiler. Eski Oğuzların yas adetleri Dede Korkut hikâyelerinde çok tafsilatlı tasvir edilmiştir. Beyrek in babası kaba sarığını kaldırıp yere vurdu. Çekti, yakasını yırttı. Oğul, oğul diyerek ağladı, inledi. Ak perçemli anası ağladı, gözünün yaşını döktü, acı tırnaklarıyla ak yüzünü parçaladı, al yanağını çekti, yırttı; sim siyah saçını yoldu. Kızı, gelini kas kas gülmez oldu. Kızıl kına ak ellerine yakmaz oldu. Yedi kız kardeşi ak çıkardılar, kara elbiseler giydiler... Beyrek in nişanlısı kara giydi, ak çıkardı. Bunu işitip Kayan Selçük oğlu Deli Dundar ak çıkardı, kara giydi, yar ve yoldaşları akı çıkarıp kara giydiler. Kalabalık Oğuz Beyleri Beyrek için büyük yas tuttular. Yaslı çadırın üzerine bayrak asmak Oğuzlarda adetti. Dede Korkut hikâyelerinden Beyböyrek hikâyesinde -karalu, göklü otağ zikredilmektedir. Her halde yaslı çadır üzerine kara ve gök bayrak asarlardı. Altay dağlarında yaşayan Kazakların yas alametleri geçmişte beyaz başörtüsü olduğu tespit edilmiştir. Umumiyetle Kırgız-Kazaklarda yas tutma töreni ve adetleri eski Gök Türk ve Oğuzlar da olduğu gibidir. XIX. yüzyılın ortalarına kadar devam etmiştir. Kadınların yüzlerini tırnaklarıyla yırttıkları, saçlarını yola yola ağladıklarını, yakalarını param parça ettiklerini biz kendimiz müşahade ettik. Kazaklarda yas adetine yalnız ölü çıkan aile değil bütün soydaşlar (en az yüz aileden ibaret oymak efradı) riayet ederler. Yas bir yıl devam eder. Yas alameti olarak saç kesme adeti şamanist Sagaylarda tespit edilmiştir. Sagaylar defin törenini tamamlayıp ölenin evine döndükten sonra karısının saç örgüsünü yarısından keserler. Manas destanında bir hakan kadınlarını boşadıktan sonra saçlarını kestirerek dışarı atıyor, bu kadınlar muhafızlar tarafından yağma ediliyorlar. Herhalde saç kesme dul olma alameti sayılmış olsa gerektir."

Türklerin yas geleneklerinden biri de elbiseleri ters giyinmedir. "Altay dağlarında yaşayan Kuznitsk şamanist Türk göçebelerinin kadınları yas tutarken elbiselerini yedi gün ters giyerler. Kırım sultanlarından meşhur Adil Sultan destanında anası Dana Bigim ağıt söylerken elbisesini ters giyip ağladığı söylenmektedir."


Eski Mezopotamya Ölü Gömme


Eski Mezopotamya uygarlıkları totemizmin izlerini halen taşımaktaydı: "Sümerlerin pek eski hükümdarlarının hayvan adını taşımaları ve ekserisinin hayvani şekillerde tahayyül ve tasvir edilmiş olmaları, totemizm devrinin hâlâ yaşıyan bir telakkisi gibi izah olunabilir. Kiş krallarından bir çoğunun ismi, köpek, kuzu, akrep, kartal gibi hayvan isimleridir."
Bu totemist kalıntıların bu uygarlıkların ölüm ve ruh düşüncesini etkilemiş olduğunu varsayabiliriz. Nihayet cennet ve cehennem inancının ilk olarak ortaya çıktığı varsayılan Mezopotamya uygarlıklarının cehennem hakkındaki tasavvurları bu kalıntılar hakkında bize bilgi vermektedir: "Toprak altında, Apsu uçurumunun ilerisinde, dönüşü olmayan ülke bulunuyordu, buraya girerken yedi kapıdan geçmek ve her birinde bir örtüsünü bırakmak lazımdı. Son kapıdan geçen artık ebediyen hapis kalırdı. İştar bile oradan çıkamamıştır. Yalnız Enkidu, özel bir izinle gelip cehennemi tasvir etti. Karanlık ülkede ruhlar karma karışık olup, toprak ve çamurla beslenirlerdi, en talihli olanların yatakları ve temiz suları vardı."
Ruhların cehennemde de dünyadaki gibi, daha doğrusu insanlar gibi beslendikleri varsayılmaktadır. Yine kozmolojilerinde bu kalıntıları görmekteyiz. "Tanrılardan başka, Utukku adı verilen iyi veya kötü cinler vardı. İyi olanlar kanatlı ve insan başlı boğa şeklinde tapınak kapılarında bekçilik ederler, insanları korumak için de görünmez olarak yanlarında bulunurlardı... Kötü cinler ise bilhassa mezar bulamamış ve merasimleri yapılmamış ölülerdi. Tanrılara bile saldırdıklarından bir defasında Sin in ışığını saklamışlardı."
Cehenneme Arallu derler ve ışıksız, karanlık bir ülke olarak tasvir ederlerdi. "Arallu denilen karanlıklar ülkesinde canavarlar sürüsü ve ölümlerinde son gömülme ritüellerinden yoksun kalmış talihsiz ruhlar çirkin kuşlar biçiminde dolanıp dururlardı."
Ölümünden sonra bedenden ayrılan ruh Babil mitolojisine göre "kartal ya da başka bir kuş biçimine girip göğe yükselir."
Ölümden sonra (eğer kral veya kraliyet ailesinden bireyse) ölen için insan kurbanı oldukça yaygın bir gelenekti. "Ölen kimsenin yakınları, askerleri, karısı, cariyeleri, hayvanları da beraber gömülürdü." Bunun nedeni ölen kişinin öbür dünyada da bu dünyadakine benzer bir hayat sürdüğü ve ölen kişinin öbür dünyada da rahat etmesidir. Yine kazılarda ortaya çıkarılan mezarlar incelendiğinde, ölen kişiyle beraber, günlük eşyalarının da gömüldüğünü görüyoruz: "naaşların başuçlarına veya elleri arasına vazolar, avadanlıklar, gerdanlık, bilezik ve küpe gibi ziynet eşyaları konulmuş olduğu görülmüştür. Anlaşıldığına göre bu eşyalar, müteveffanın onları öteki dünyada kullanması için konuluyorlardı. Bu gösteriyor ki, Ön Sümerler, öldükten sonra bir nevi hayat başladığına inanıyorlardı."
Mezopotamya nın ilkel uygarlıklarında mezarlar kum içerisine açılırken daha sonraki yıllarda mezarlar tuğladan inşa edilerek üzerleri bir kümbetle kapatılmaya başlanmıştır. Ancak bu mezarların biçimi ölenin sosyal ve ekonomik konumuna göre değişebilmektedir: "Fakirler, mustatil bir kovukta tabutsuz olarak yatırılmışlardır. Yanlarında kaba keramikler vardır. Burjuva sınıfına ait cenazeler ise, pişmiş topraktan mamul beyzi bir kap içine konulmuşlardır. Yanlarında birçok eşya ve müzeyyenat vardır. Zenginlerin mezarlarına gelince, bunlar tuğlalarla örülmüş, kümbetli müstatil birer mahzen şeklindedir. Bu mahzenlerde toprak vazolar, çanak ve çömlekler, eşya ve aletler, renkli taşlardan, altın ve gümüşten mücevherler, ziynet eşyaları bulunmuştur.
Mezopotamyalılar ölenin ardından yas da tutarlardı. Bu konuda Gılgamış Destanı ndan bilgi edinebilmekteyiz. Arkadaşı Enkidu nun ölümüne çok üzülen Gılgamış: "Gözünü yokladı (Enkidu nun); fakat Engidu, artık gözünü açmadı. Kalbini yokladı; kalbi atmadı... duyduğu acıdan arslan gibi bir sayha kopardı. Tıpkı yavruları aşırılan dişi bir arslan gibi. O, Engidu nun yüzüne kapanıp saçlarını yoldu ve ortalığı dağıttı. Güzel elbiselerini parçalayıp yerlere fırlattı..."
Destanın başka bir yerinde de yasla ilgili olarak şöyle deniliyor: "Seni (Gılgamış Enkidu nun cenazesine sesleniyor) rahat yatakta yatıracağım. Evet, seni haşmetli bir yatakta rahat ettireceğim. Selamet olan bir makamda. Solumda bulunan bir makamda seni oturtacağım. Yeryüzünün bütün hükümdarları senin ayaklarını öpsünler. Senin için Uruk halkına ah ve figan ettireceğim; mesut kimselere etrafında matem tutturacağım, ve ben, senden sonra vücudumu murdar bir hale getirip, senin için kendimden geçeceğim. Sırtıma bir aslan postu atıp çöllere düşeceğim."
Eski Mezopotamya da ağıtçı kadınların bulunduğunu ise Gılgamış ın şu sözlerinden anlıyoruz. "Beni dinleyin! Siz, ihtiyarlar, beni dinleyin! Ben Engidu için ağlıyorum. Arkadaşım için. Ağıtçı kadınlar gibi acı sızı döküyorum."
Ruhun ölümden sonra nereye gittiği konusunda ise Gılgamış Destanı nda şunlar yazmaktadır. "Eceli ile öleni gördün mü? -Evet gördüm. Gece yatağında uyuyup su, soğuk su içiyor. Harp meydanında öleni gördün mü? -Evet gördüm. Ana ve babası onun için uğraşıyorlar. Karısı da onun için çalışıyor. Cesedi kırda bırakılmış (mezara gömülmeyen) olanı gördün mü? -Evet gördüm. Onun ruhu yeraltı aleminde uyuyor. Ruhu ile kimsenin alakadar olmadığını gördün mü? -Evet gördüm. Hayvanlara yedirilen tencere kazıntısı ve sokağa atılan yemek artıkları onun gıdasıdır."
Eski Mezopotamya uygarlıklarının Anadolu uygarlıklarını etkilediği muhakkaktır. Mezopotamya uygarlıklarından, örneğin Babil mitolojisine ait birçok söylence Hititçeye de tercüme edilmişti. Ölüm, ruh ve dini anlayışlarının da Anadolu yu etkilemediği düşünülemez.


Süryanilerde Ölü Gömme


Ölüm vücuttaki tüm hücrelerin bir hastalık veya başka bir nedenle canlılığını kaybederek, hücrelerin özünü teşkil eden can ve ruh un bedenden ayrılması demektir.Beden topraktan alındığı için tekrar toprağa dönecek; fakat ruh, Allah ın nefesinden olduğu için diri kalacaktır. Bu itibarla ruh, vaftizden aldığı kutsiyeti muhafaza etmiş ise günahsız yaşamışsa cennette mutlu olacak yoksa suçlarını görmekle devamlı huzursuzluk ve ızdırap içinde kalacak ki, onun için cehennem demektir.

Dirilme, insanın öldükten sonra Allah ın kudretiyle ruhani bir beden alması ve bir melek gibi, ebedi hayatta ruhi bir varlık olmasıdır. Süryaniler, ölümü; sonsuz yaşama uzanan bir köprünün başlangıcı olarak kabul ederler. Ölüm, sonsuz yaşamın başlangıcı olduğu gibi, dünyevi acıların da bitiş noktasıdır. Geçici dünya yaşamı sırasında, İsa ya iman edenler ve bu imanlı yaşamı sürdürenler, ölümden sonra esenlik ve güven içinde olacaklarına inanırlar. Dünya yaşamının, zorluklar, acılar, sıkıntı ve özlemlerle dolu olduğuna inanılır. İmanlı bir ölüm, yeryüzündeki yaşamın karanlık gecelerini bırakıp, sonsuz gündüzün egemen olduğu, göksel vatana girmek olarak kabul edilir.

İmansız bir yaşamın sonundaki ölümün; “Tanrı nın varlığından ve gücünün yüceliğinden uzak kalarak, sonsuza dek mahvolma cezasına çarptırılacağına inanılır. Tanrı gazabının kâsesinde saf olarak hazırlanmış, Tanrı öfkesinin şarabından içecektir. Öylelerine, kutsal meleklerin ve kuzunun önünde ateş ve kükürtle işkence edilecektir şeklindeki cehennem azabı yanında, imanlı bir yaşamın sonunda ise cennete girileceğine inanılır. Cennette; “Tanrı nın kendisini sevenler için hazırladıklarını, hiçbir göz görmemiş, hiçbir kulak işitmemiş, hiçbir insan yüreği kavramamıştır.

Süryani Ortodoks İnanç sisteminde ölüm sonrasında insanın karşılaşacağı durumlar;

ölüm, dirilme, duruşma ve sonsuz ceza olarak kategorize edilir.

1-Ölüm, canın bedenden ayrılması.

2-Dirilmek, Canın, tene geri dönmesi, ikisinin birlikte hayat bulması.

3-Duruşma, Mesih in ikinci gelişinde insanları yaptıklarına göre yargılaması.

4-Sonsuz ceza, İyilerin mutluluğa kötülerin cehennemin sonsuz azabına mahkum edilmesi. Mutluluk, azizlerin göklerde sahip olacakları sonsuz yaşamdır.Cehennem ise, suçlular ile şeytanların üzülecekleri sonsuz azap yeridir.

Dirilmeden önce, iyi canlar Firdevs e kötüler karanlığa gider. Orada son günün hükmünü beklerler.İnançlı ölenler, dirilerin sundukları kurban, namaz ve sadakalardan faydalanırlar.
Süryani İnanç geleneğinde, inanlıyı ölüme hazırlama, ruhun bedene karşı direncinin muhafaza edebilmesi amacıyla, kilise sırları arasında yer alan “Hasta Yağı” uygulaması yapılır.

KANDİLO (HASTA YAĞI)

Bu uygulama hasta olan ve öleceği tahmin edilen ağır hastalar için uygulanır. Ruhun hastalık durumu olan günah, Tanrı ile ilişkiyi bozduğu gibi beden hastalığı da hayata son verebilecek bir bunalımdır. Hıristiyanlar İsa nın Tanrı tarafından hastalara teselli ve şifa getirmek ve onları ölüme hazırlamak üzere gönderildiğine inanırlar. Bu gizem, Tanrının sevgisiyle hastanın yanı başında olduğunu, onu terk etmediğinin işaretidir. Diğer bir deyimle, bu gizem, hastalıkta ve özellikle ölüm yaklaştıkça insanın benliğini saran yoğun yalnızlık duygusuna çare olmayı amaçlar. Bu yağ okunmuş ve takdis edilmiş yağdır. Kilden yapılmış, kadehe benzeyen bir kase içine konulan hamurun içi çukurlaştırılarak zeytinyağı ile doldurulur. Hamurun üzerine beş adet mum yerleştirilir.Uygulamanın yapılacağı mekanda hazırlanan masa üzerine konan konulan kasenin sağına ve soluna da birer mum ve haç bulundurulur. Hasta diz çökmüş vaziyette masanın önüne getirilir.

Kase üzerinde bulunan beş adet mum duyu organlarını sembolize eder. Her mum duası okunduktan sonra sıra ile yakılır. Önce doğu yönünde(baş) bulunan, sonra ortada (göğüs), daha sonrada sol ve sağdaki mumlar yakılır.

Mumların her yakılışında üç kez “Kadişat Alaho, kadişat hayelthonö, kadişat lomoyutho, destlebt hlotfayn….”(Kutsalsın ey Allah! Kutsalsın ey güçlü! Kutsalsın ey ölmeyen! Bizim için haça gerildin! Bize merhamet eyle… duasını takiben, “Abun dbaşmayo nethkadaş şışmoh tethe malkutoh nehve sebyonoh…”(Ey göklerdeki babamız adın kutsal olsun… duası okunur. Hazır bulunanlardan en üst ruhani duaya başlayıp, masanın üzerine haç sembolize eder.

1. Mum yakılırken dualar okunur, sırasıyla her duada masaya haç çizilir.Hastanın alnına haç çizer ve sağ baş parmağını kasenin ortasındaki yağa batırarak hastanın alnına haç çizerek sürer.Bunu üç kez tekrarlar.

2.Mum yakılırken dualar terennüm edilir. Üç kez alna ve üç kez göğse yağ sürülür.

3.Mum yakılarak dualar tekrar edilir.Kaseden alınan yağ diz kapaklarına sürülür.Bu işleme sağ diz kapağından başlanır. Sağ dize iki, sol dize bir kez haç çizilerek uygulanır. Tekrar masa üzerine haç sembolize edilir.

4.Mum yakıldıktan sonra, alna , göğse , sağ ve sol diz kapaklarına sağ sürülür.

5.Mum yakılırken , tekrar ile dualar okunur. Alın, sağ ve sol diz kapaklarına yağ sürülür. Bu aşamada üç kez sağ elin, üç kez de sol elin dış yüzeyine haç çizilerek yağ sürülür. Akabinde üç kez sağ ve üç kez sol öz üzerine, tekrar ile buruna, ağza üçer defa, bir kez dil üzerin, iki kez sağ kulağa, bir kez de sol kulağa ve böbrekler hizasına haç çizilerek yağ sürülür. Tamamlanan bu uygulamalardan sonra, tüm vücudu ve bir kez yüz ve göğüs üzerine yağ sürülür. Ruhani(kahin rütbesinde bulunanlar) sağ elini hastanın başına koyarak dua eder. Daha sonra masada bulunan haç ve İncil yardımcıların yardımıyla hastanın başı hizasında tutularak dua edilir.

ÖLÜ YOLCULAMA


1.Bölüm : Kadişat Alaho ile başlayan duayı, ruhani haç çıkararak okumaya başlar. Mezmurlardan bir bölüm okunur.(… biz günahkarlara her iki alemde de rahmet gelsin. Ya rabbi bu vefat eden, bu dünyadan göç ederek kurtuldu.Senin kutsal meleklerince en güzel ve rahat yerlere kavuşsun. Ak bir yüzle seni karşılasın…
51. Mezmur ve “İsa Mesih bize diriliş vaat etti” ilahisi koro tarafından okunur. 25. Mezmur 1-5; “Ya Rab, bütün varlığımla sana yaklaşıyorum. Ey Tanrım sana güveniyorum, utandırma beni, düşmanlarım zafer kahkahası atmasın! Sana umut bağlayan hiç kimse utanca düşmez. Nedensiz hainlik edenler utanır. Ya Rab, yollarını bana öğret, yönlerini bildir. Bana gerçek yolunda öncülük et, eğit beni. Çünkü beni kurtaran Tanrı sensin bütün gün umudum sende” duaları okunur.Bu esnada ölenin adi anılır.

“Ölüleri dirilten İsa Mesih mübarektir. Onlar dirilişte en güzel bedenlerle güzel bir şekilde dirilecektir…” başlıklı makamlı dua okunarak sonrasında Mor Yakup a atfedilen “Tanrının oğlu bu kuluna, salihler içinde güzel bir mekan ver” duası okunur.

2. Bölüm: Bu esnada üç kez “Kadişat Alaho” duası ile bir kez “Abun dbaşmayo nethkadaş şışmoh tıthe malkutoh nehve sebyonoh”(Ey göklerdeki babamız! Adın kutsal olsun) duası okunarak ikinci bölüme başlanır.

Ruhani; “İyi olan ve ölmeyen, herkesin umut kaynağı olan…” dizeleriyle başlayan duası sırasında ölen kişinin adını zikreder.

84. Mezmur 1-5: Ey her şeye egemen Rab, ne kadar severim konutunu. Canım senin avlularını özlüyor, içim çekiyor, yüreğim, bütün varlığım sana, yaşayan Tanrı ya sevinçle haykırıyor. Kuşlar bile bir yuva, kırlangıç yavrularını koyacak bir yer buldu. Senin sunaklarının yanında. Ey her şeye egemen rab. Kralım ve Tanrım! Ne mutlu senin evinde oturanlara, seni sürekli överler! Ne mutlu gücünü senden alan insana!

“Benim nefsim Allah ı kutsal kıl. Bütün insanlara, Adem Allah ın emirlerine karşı geldiği için ölüm hakimiyet kurdu. Ölüleri diriltene ve kabirlerinden onları diriltene izzet olsun” ilahisi okunur.


Süryani cenaze törenlerinde en çok okunan “Diriltici kral, senin izzetin gökten doğar ve ölüleri diriltir. Bütün ölüler mezardan dirilip sana izzet verirler, ey ölüleri dirilten” duasıdır. Bu dua, kilisede bulunanlarca ve koro tarafından seslendirilir.

Cenaze töreninin icrası sırasında ve diğer ritüellerde, ayini yöneten ruhban duaları okurken , ilahiler, koro ve diğer görevlilerce terennüm edilir.

Suruçlu Mor Yakup un “Ey Tanrının oğlu, bu kuluna Salihler arasında rahatlık ver. Sonu olmayan krallığında azizlerle beraber kıl…” duasının okunması ile ikinci bölüm sona erer.

3. Bölüm: Üç kez “Kadişat Alaho”,bir kez “Abun dbaşmayo” okunarak, ruhani “Baba, oğul ve kutsal ruha izzet olsun. Sana sığınıyorum.Senden bu ölü için merhamet diliyorum. Onu şeytanın ve görünmeyen kötü güçlerden kurtar. Ebedi hayatta, Salihlerle beraber eyle” duasını okur.

84.Mezmur:1-4: “Ya Rab, beni kurtaran Tanrı, gece gündüz sana yakarıyorum.Duam sana erişsin, kulak ver yakarışıma. Çünkü sıkıntıya doydum. Canım ölüler diyarına yaklaştı. Ölüm çukuruna inenler arasında sayılıyorum. Tükenmiş gibiyim” ayetleri okunur.Takibinde dua ve yakarışlar dillerden yükselir. Burada dua sırasında ölenin adı anılır.

Mor Afrem den “Ya Rab bize merhamet eyle. Kulunun günahlarını bağışla onu sağına al “ duası okunduktan sonra koro, Pavlos tan alınan bir ilahiyi seslendirir.
1.Selanikliler 4:13-18 ayetleri, Yuhanna İncili 5:24-29 ayetleri okunarak, dua ve ilahiler koro halinde seslendirilir.

Bu esnada ruhani, sağ elinin baş parmağını zeytin yağına batırarak “Ya Rab, bu kulunu geçici hayattan yanına aldın.Yanındaki kurtarıcı ve yardımcı melekleri gönder. Bu vücuda sürdüğümüz bu yağ ile şeytani güçler onu tutmasın, şeytanın ellerinden kaysın. Kutsallarla beraber onu nurlu ve sevinçli kutsala kavuştur. Bu ruh, seni seviçlerle yüceltti.” İfadesiyle parmağındaki yağ ile cesedin alnına göğsüne ve diz kapaklarına birer defa haç çizer. Bu uygulama tabut içindeki kefen üzerine yapılır. Bu işlemler icra edilirken “baba oğul kutsal ruh adıyla ebedi hayata” ifadesini kullanır.

51.Mezmur, Ey Tanrı, lütfet bana, sevgin uğruna, sil isyanlarımı. Sınırsız merhametin uğruna. Tümüyle yıka beni suçumdan, arıt beni günahlarımdan. Çünkü biliyorum isyanlarım, günahlarım sürekli karşımda. Sana karşı, yalnız sana karşı günah işledim. Senin gözünde kötü olanı yaptım. Öyle ki konuşurken haklı, yargılarken adil olasın. Nitekim suç içinde doğdum ben, Günah için de annem bana hamile kaldı…”
Koronun, uzun süren dua ve ilahileri okumasıyla, kilisede icra edilen cenaze ayini bitirilmiş olur. Tüm bu uygulamalar yaklaşık olarak 1 saat 30 dakikayı geçen bir sürede tamamlanmış olur.

Cenazenin mezarlığa götürülmek üzere kiliseden çıkarılması ve tabutun omuzlara alınmasıyla ilahiler okunmaya başlanır. Okunan ilahilerden birkaçı:

“İsa Mesih te ölenler üzülmesin. Diriliş günü yaklaştı. Cesetler bozulmadan sapasağlam mezardan kalkacaklar ve acele ile İsa Mesih!i karşılamaya çıkacaklar. Yeni ve ihtişamlı bir bedene bürüneceksiniz.Allah ı yücelteceksiniz. Adem in zürriyetini diriltecek olan bize merhamet eyle.”

“Gerçekten ölüm çok acı ve korkutucudur. O heybetli melekler, cesedin yanına geldiklerinde, fikirler durur ve gözler yaşarır. Beden ruh için ağlar, çünkü ruh bedenden ayrılmak istemez. Merhametli olan, diriliş gününde ikisine de merhametli ol.”

“İsa Mesih e, ölüler için dua edelim. Onlar, kutsal teni ve kutsal kanı içtiler. Ölüler üzerinde, sonu olmayan alemde günahın ve karanlığın saltanatı sürmesin. Y Rab, sen bunların ruhunu aldın, çektiğin acılarla seni kabul ettiler. Çağır onları, onları sağında dirilt.”

Bu ilahilerle mezarlığa varılır. Daha önceden hazırlanmış olan mezara tabut indirilir. Ruhani bir avuç toprak alarak, “Ya Rab senin iraden yerine geldi. Dediğin gibi, topraktan geldik toprağa döneceğiz” diyerek avucundaki toprağı haç sembolize ederek tabutun üzerine serper.

Mezarın toprakla doldurulması sırasında ilahiler okunur. Kadişat Alaho, Abun dbeşmayo duası ile iman yasası okunur. 94. mezmur 13-16 “Kötüler için çukur kazılıncaya dek, onu sıkıntılı günlerden kurtarıp rahatlatsın. Çünkü Rab halkını ret etmez, kendi halkını terk etmez. Adalet yine doğruluk üzerine kurulacak, yüreği temiz olan herkes ona uyacak. Kötülere karşı beni kim savunacak? Kim benim için suçlulara karşı duracak” ilahisi okunur.

Mezar kapatıldıktan sonra, yerden hafifçe yükseltilerek etrafına küçük taşlar dizilir. Topluluk mezarlıktan ayrılmak üzere iken, din adamı başta olmak üzere, cenaze sahipleri yan yana dizilerek taziyeleri kabul eder.

ÖLÜM ÖNCESİ İNANMALAR

Köpek veya kurt benzeri hayvanların gece vakti uzun uzun havlamaları veya ulumaları, baykuş sesi ölümü haber veren olaylar olarak genel kabul görür. Bununla birlikte, çocukların ev içinde aşırı derecede yaramazlık yapmaları, evdeki aynanın kırılması, kırık ayna parçasının evde bulunması, cam türünden gereçlerin yere düştüğü halde kırılmaması da ölüme işaret edeceğine inanılır. Bununla birlikte, yıldız kayması, güneş tutulması gibi doğa olaylarının da toplumca sevilen birisinin öleceğine yorulur.

Rüyada; diş çektirmek, oturulan evin yıkıldığını görmek,ölmüş bir yakının görülmesi ve ölmüş olan yakının kendisinden bir şeyler istemesi, seslenmesi veya konuşulması, kömür veya kavrulmuş kahve görülmesi de, ölüm öncesi inanmalara bir örnektir.

Öleceği tahmin edilen birisinin, ölmeden önce rahatlaması veya ani bir sağlık belirtisinin ortaya çıkması da, o şahsın öleceğine yorulur. Bununla birlikte ev yakınında bulunan bir bitkinin olağanüstü büyümesi de, ev halkından birisinin öleceğine inanılır.

ÖLÜM VE SONRASI



Ölüm halinin vukua gelmesinden sonra, hazır bulunanlar, mevcut ulaşım araçlarını kullanarak, ölünün yakınlarına ve kiliseye haber verir. Bir başkası da, ölenin kollarını çapraz olmak üzere göğüs üzerinde kavuşturur. Ölenin yüzü doğu yönüne gelecek şekilde bulunduğu yerde döndürülür. Baş ucuna İncil konup, mum yakılır. Cenaze sahiplerinin dışında ilk haber verilen kişi kilise papazıdır. Ölüm haberini alan kilise hizmetlileri, kilise çanını üç kez kısa aralıklarla çalmaya başlar.

Papaz veya rahip, cenazenin bulunduğu yere geldiğinde dua okur ve tütsü yakar. Bu arada ölünün yakınları kilise ve evde toplanmaya başlar.Cenaze sahibinin uzakta bulunan akrabaları, özellikle varsa erkek evlatları ve kardeşleri için cenaze bekletilir.İklimin müsait olması halinde, cenaze kendi evinde veya kilisede en fazla bir gece bekletilir.

Cenazenin evden çıkarılmasından sonra, ölenin üzerinde yattığı yatak toplanır ve yerine avuç içine sığan büyüklükte bir taş bırakılır.Maddi durumu iyi olanlar yatağı fakirlere verir. Üzerinde bulunan giysileri de fakirlere verilir.Verilecek kimseler bulunmaması halinde elbiseleri yakılır. Kırsalda yaşayan ve maddi durumu iyi olmayan aileler, ölü yatağını yıkadıktan sonra kullanabilmektedirler.

Ölümün vukua gelmesinden hemen sonra evde yapılan işlemler; Cesedin kolları çapraz hale getirilerek göğüs üzerine yerleştirilir. Gözleri açık ise yumulur. Çenesi kapatılır.

Başucunda İncil okunur, baş ve ayak hizasında mum yakılır. Yüzü doğu yönüne gelecek şekilde çevrilir. Cesedin üzerine makas türü metal obje yerleştirilir. Kilise görevlileri ve yakınlarının gelmesiyle cenaze kiliseye götürülür. Cenazenin kiliseye girmesiyle, bir kez çan çalınır.

Süryani din adamları- kahin rütbesini almış olanlar -papaz, rahip metropolit-ölünün yıkanması kefenlenmesi işine iştirak etmezler. Daha çok diyakoslar veya bu işte tecrübesi olan yaşlı cemaat üyeleri, cenaze yıkama işini yerine getirirler. Ölü erkek ise, kendi ailesinden kişilerce veya tecrübeli yaşlılarca yıkanır. Ölü bayan ise, yine ailesinden birileri veya yaşlı ve tecrübeli cemaat üyeleri tarafından yıkanır. Yıkama sırasında; ılıtılmış su, sabun ve lif kullanılır. Yıkamaya başlamadan evvel, cesedin avret mahalli bir bez ile örtülür.

Yıkama işi mutlaka kilise ve bu amaçla hazırlanmış olan mekanda yapılır. Görüştüğümüz kişiler, yıkamanın normal bir vücut temizliği şeklinde icra edildiğini ifade ettiler.Yıkamaya başlama yönü konusunda ortak bir ifadeye ulaşamadık. Yıkanan ceset bayan ise saçları “ölü örgüsü” denilen şekilde iki veya tek parça olarak örülerek, saçları desenli bir örtüsü ile örtülür.

Ölünün geride bıraktığı eşyaları (ayakkabı, giysi vs), fakirlere verilir. Değerli eşyaları (küpe, yüzük, saat vs) hatıra olarak saklanır. Bazı durumlarda cenaze yıkayıcılara da verilebilmektedir.

Süryaniler (ruhban olmayan) ölülerini, yıkadıktan sonra beyaz renk bezi ile kefenlemektedirler. Kefenleme işini de yıkayıcılar yerine getirir. Yıkama sonunda artan su dökülür.Yıkama işlemi tamamlandıktan sonra, ceset tabuta konmadan önce iç çamaşırları giydirilir, cinsiyetine uygun temiz elbiseleri giydirilerek ayaklarına da çorap geçirilir. Ayak baş parmakları ip ile birbirine bağlanır. Ölenin evlilik çağında veya nişanlı olması durumunda, cesedin üzerine gelinlik veya damatlık elbisesi giydirilir.

Süryanilerde, sağlığında kefen hazırlama veya bulundurma uygulamasına rastlanmaz. İnanışa göre, sağlığında kefen hazırlayanın kefeni, kendisine nasip olmaz. Hakim olan inanışa göre, bu kefen, ya ailesinden birisine veya akrabalarına nasip olur.

Tek parça olarak hazırlanan beyaz renkteki kefen bezi, tabut içine yayılarak, ceset tabut içine yerleştirildikten sonra, alt tarafından ayakları, sağdan ve soldan vücudu örtecek şekilde ceset sarmalanır. Ceset kefenlendikten sonra, üzerine Kudüs ten getirtilen ve üzerinde İsa nın resminin bulunduğu haçlarla bezeli bir metre uzunluğundaki örtü, kefenin üzerine, baştan ayaklara uzanacak şekilde yayılır.


Yas evinin temizliğini üç gün boyunca aynı kişi yerine getirir. Erkekler yas süresince traş olmaz, evde çamaşır ve banyo yapılmaz. Çamaşır ve banyo gibi temizlik uygulamalarına, kırsal kesimde tüm köy halkı, yas gelenekleri adına ara verilebilmektedir. Yas sahiplerinin haber vermesiyle, normale dönülmektedir.

Yas sahibi olan ailenin bayanları, baş örtülerini ters çevirerek takarlar. Taziyelerini sunmak için gelenlere acı kahve ikram edilir. Cemaatin sorumluluğunu taşıyan din adamı, taziye süresince, yas evinde hazır bulunur, zorunlu olmadıkça yas evini terk etmez. Taziyelerini sunmaya gelen ruhban olmayan cemaat üyeleri, sözlü selamlaşmanın ardından herhangi bir dua okuma yapmaz. Okunacak olan duayı din adamı yerine getirir.

Din adamının okuduğu dua; “Bir baba çocuklarına nasıl merhamet etmesini biliyorsa, Tanrı da kendisinden korkanlara merhamet eder. Halelyula (Allah yücelik olsun) insan yaratıldığı dönemde, bahçedeki bir ot gibidir.Barhmor (istavroz çıkarır). Ey Allah ım, kulun sana güvenerek, merhametine güvenerek ölmüştür. Sensin iyi olan, sensin onu mezardan diriltip cennete koyacak olan. İsa Mesih te ölenler üzülmeyin, kederlenmeyin, herkese yaptıklarının karşılığının verileceği gün, işte bugünde herkes iyilik veya kötülüğünün karşılığını görecek ve sapasağlam mezardan dirileceksiniz. Mezardan çıkıp, İsa Mesih i karşılayacaksınız. Bedensel olarak onun önünde terennüm edeceksiniz. Ademin zürriyetini dirilten, bize merhamet eyle.Baba, oğul ve kutsal ruh ve bir Allah adına amin” diyerek istavroz çıkarır.

Hazır bulunan şammaslar da, “Kardeşler, ölüm gerçekten acıdır, çok korkutucudur. Ölüm anı, o korkutucu melekler, insanın yanına geldikleri zaman, onun fikirleri durur ve gözleri yaşlarla dolar. Nefis, beden için ağlar,ama beden nefis için ağlamaz. Merhametli olan, hem bedene, hem de ruha yardım et. Allah ın oğlu, ölümüyle bizi diriltti. Bizi topraktan dirilten, sana yücelik ve izzet olsun.”İfadesiyle din adamının duasına katkıda bulunurlar.

Ölünün ardından okunan bir başka dua; her şeye kadir yüce Allah a yalvarırız, vefat eden ana, baba, kardeş ve inanlı ölülerimizi bağışla ve kusurlarını önemseme. Son günde onları Salihlerin payından yoksun kılma. Zira su ve Ruh (vaftiz) ile senin oldular. Kutsal kurbanınla bereketlendiler. Bunun için lütfunla onları azizlerinin mutluluğuna eriştir. Ey merhametli Baba, Oğul ve Kutsal Ruh! Amin.

Süryaniler, din adamlarını -patrik, mafiryan, metropolit, kahinrahip, horiepiskopos, papaz- sivillerden farklı bir şekilde gömerler. Yukarıda belirtilen ruhban sınıfına ait olan cesetler, özel şekilde hazırlanarak gömülür. Yıkanan ve takdis edilen cesedin, hayatta iken bulunduğu ruhban sınıfının özelliklerini yansıtan giysileri, üzerine giydirilir. Ahşap ve arkadan destekli sandalye üzerine oturtulmuş vaziyette manastır veya kiliselerin duvar, yer veya özel mekanlarına gömülür. Bu gömülüşte, ruhbanı cesedi toprak ile teması bulunmaz. Bu kategorilerde yer alan din adamlarının cenaze ayinlerini, bir üst kategoride bulunan ruhban yerine getirebilir.Örneğin,papaz rütbesindeki bir din adamının cenaze ayinini ancak metropolit yerine getirebilir.Bir metropolitin cenaze ayinini patrik icra edebilir.

Aradan geçen belli bir süreden sonra, zaruret halinde, gömülü bulunduğu yerden kemikleri alınarak kilise veya manastırda özel bir girintinin içine konulur. Ruhbanların cenaze törenleri sivillerden daha farklı ve görkemli bir şekilde yapılır. Cenaze kürsüde oturtulmuş bir vaziyette iken omuzlara alınarak kilisenin dört yönüne bakan duvarlarına değdirilecek şekilde dokundurulur. Bunun anlamı ölen ruhaninin kiliseye veda etmesidir. Bu esnada acıyı ve ayrılığı ifade eden ilahiler seslendirilir.

Kahin rütbesini almamış, rahip ve şammas sınıfına mensup olan, din adamlarının cesetleri, normal bir şekilde tabutla birlikte toprağa gömülür. Cenaze merasimleri, ruhanilerden farklı şekillerde icra edilir. Kahinlik rütbesini almamış (ayin yönetme,nikah kıyma gibi ritüelleri icra yetkisi olmayan din adamı) diyakosrahipler, manastırların özel yerlerinde bulunan mekanlara gömülür.

Doğunun kendine has yaşam şekline Süryaniler de katkılar sunmuşlardır. Bu katkının renginde, Hıristiyanlığı yoğun bir şekilde görmek mümkün ise de, yörede yaşama şansını elde bulunduran Müslüman, Hıristiyan, Yezidi ve diğer inanç sahiplerinin de, öznel katkılarını da bulmak mümkündür. Dinsel inanışların şekilsel görüntüleri, aslında süregelen bir gelenekler oluşumudur. Dinsel inançların oluşumunda kişi ve olayların etkinliği yanında, toplumsal tasavvurların ve ön yaşanmışlıkların da etkinliğini hesaba katmak gerekir.


Eski Tunç Çağı Ölü Gömme


< Küp mezarlar :
Mezar tiplarinde ise Anadolu da Erken Tunç Çağı halkının çoğunlukla küpleri tercih ettiğini anlamaktayız. Cesetler bu dönemde pithoslara gömülmüştür , bu da daha kalıcı ve orda yaşayan halkın barınma özelliklerine bağlı , nitelikli olarak pithoslara gömüldüğü düşünülmektedir. Ölü hediyeleri arasında günlük kapların yanı sıra ,özel törenler için kaplarda konulmuş. Cesetler küp içine hoker tarzda yerleştirilmiş ve ölü hediyesi bırakılmış. Küplerin genelde ağız ı doğuya gelecek şekilde dipleri ise batıta bakar şekilde toprak içerisine hafif yatık biçimde gömülmüşlerdir. Küplerin ağzı plaka veya daha küçük taşlar ile kapatılmıştır. Bunun amacı mezar soygunlarını önlemek ve ölülerin içeriden çıkıp dünyaya dönmesini engellemek düşüncesi ile konulmuş olabilir. Küpler içinde özellikle bir kısmında ,birden fazla ölü gömülmesi, küplerin yerinin önüne konulan ve yüzeyden görülebilecek taş veya bir toprak yığını ile yerinin belirlendiği düşünülmektedir. Bazen bir pithos da 6 adet iskelete bile rastlanılmıştır.

Oda mezarlar : Küp mezarlar yanında sandık mezarlarda kullanılmıştır. 30 ayrı merkezde sandık mezar geleneğine rastlanılmıştır. genel olarak Taş sandık mezarlar plaka taşlardan yapılmış ve üzeri düz sal taşları ile kapatılmıştır. Taş sandık mezarların benzerlerine bazen kerpiçten yapılmış şekliyle rastlanılmıştır. Taş sandık mezarlara genelde tek gömü yapılmıştır ancak ikili veya üçlü gömülerede rastlanılmaktadır.

Oda mezarlar genelde yaygın olmasada 9 ayrı merkezde tespit edilmiştir. Taştan örülen duvarların üstü ahşap ile örtülmüştür. En önemli olanı Alacahöyük tür. Ölü gömme törenleri ile ilişkili olarak Alacahöyük Oda mezarları bize çok iyi bilgi vermektedir. Alacahöyük te ölü gömme geleneği il ilgili bir tören düzenlendiği ve bıurada bir kurban törenin yapıldığı anlaşılmaktadır. Kurban edilen hayvanın eti dışarıda yenilmiş ve kalan kafatasları ve sırt kemikleri belli bir düzende mezara yerleştirilmiştir.

Ölü gömme geleneğinde , yemek ile ilgili Girnevaz da da ele geçen kapların içindeki yemek atıklarından yola çıkılarak burada da bir ölü yemeğinden söz edilmektedir. Burada da kurban töreninden sonra bir takım yiyeceklerin mezara bırakıldığı anlaşılmaktadır.

Erken Tunç Çağı ölü gömme törenleri hakkında daha sonraki dönemlere ait olan Hitit metinlerinden daha detaylı olarak ip uçları vermektedir. Hitit dönemindeki bazı textlerde , ölü için yapılan bir takım kurban törenlerinden bahsedilmektedir. Bir metinde ekmeklerin bir altar üzerinde pişirildiği ve koyun kurban edildiği anlatılmaktadır. Birbaşka metinde fırında kurban edilip pişirilen kurbandan bahsedilmektedir. Boğazköy den çıkartılan bir Hurrice metinde Salaşu ritüelinde bir kurban çukuruna bağlı bir dinsel anlatım söz konusudur. Ayrıca tanrı Nerik i sakinleştirmek için kurban törenlerine ait kurban çukurlarından bahsedilmektedir. Hattuşa daki bir ritüel tasvirinde 9 adet kurban çukurundan bahsedilmektedir. Kuş , Koyun , ekmek , küçük heykelcikler bırakıldığı anlatılmıştır. Bir başka metinde Katapa şeklinde söylenen bir kült yerinde kral ve kraliçenin yaşamını sürdürmesi için bir çukur açıldığı anlatılmış.




ORTA ve GEÇ TUNÇ ÇAĞDA ÖLÜ GÖMME GELENEKLERİ




Bu dönemde ölü gömme geleneği Erken Tunç Çağı dan büyük bir farklılık göstermez. Yaygın mezar türleri yine basit toprak , taş sandık ve küp mezarlardır.

Taş sandık mezarlar içinde , çömlek ve kompozit mezarlara rastlanılmıştır. Çoğunlukla hoker tarzda gömülmüşler ve bazı mezarlarda yarıyarıya yakılmış insan kemiklerine rastlanılmakta. Ölü hediyesi olarak miken kaplar , tunç silahlar ve takılar şeklinde görülmektedir.

Taş Sandık mezar yapma geleneği İç Anadolu da Ilıca ve Gordion da görülmüştür



Tolos mezar: Çoğunlukla dromoslu olarak yapılır. Oda mezar türünde inşaa edilmelerine karşın mezarın üzeri kubbe şeklinde bir planla kapatılmıştır. Bunlar Ampul , Basit daire , daire şeklindedir.

Orta Tunç Çağda Küp mezarların olduğu yerler : Alacahöyük , Karahöyük , Acemhöyük , Gordion , Boğazköy , Ferzant/Büten (Alacahöyük yakınında) , Uluçayır (Eskişehir) , Kazankaya , Köşkerbaba (Malatya da yer alır burada O.T.Ç ait tek bir küp mezar tespit edilmiş. Ağzı bir çanak parçası ile kapatılmıştır. Hamuru açık kahverengidir , kahverengi astar , mavi ve kırmızı ile bezenmiştir.

Orta Tunç Çağda basit toprak mezarların görüldüğü yerler: Alişar , Kazankaya , Alacahöyük , Gordion , Ilıca , Osmankayası , Karaoğlan , Polatlı , Boğazköy , Gedikli , Tilmenhöyük , Kazane(Şanlıurfa) ve Girnevaz da görülür.

Orta Tunç Çağda Oda mezarlar: Anadolu da bu dönemde çok az sayıda rastlanılmıştır. Daha çok İç ve Doğu Anadolu bölgesinde görülmüştür.


































Hiç yorum yok:

Yorum Gönder