4 Ocak 2020 Cumartesi

Ana Tanrıca ve İsimleri




Bizde isim olarak kullandığımız; SİBEL / SİBELA
Sümer’de; İnanna
Babil’de; İştar, Astarte
Mısır’da; İsis
Suriye’de; Atargatis
Kenan bölgesi ve Fenike’de; Anat ve Astarte
Girit’te; Rhea
Kültepe tabletlerinde; Kubaba
Hitit kaynaklarında; Hepat
Hititler’de; Arinna’nın Güneş Tanrıçası
Frigya’da; Kybele, Agdistis
Lydia’da; Kybebe, Kubebe
Lykia’da; Kybele
Komana Pontika (Karadeniz Ereğlisi, Tokat bölgesi’nin 9 km
kuzeydoğusunda) ve Kappodokia’sında; Ma
Efes’te; Artemis
Yunanistan ve Roma’da; Gaia, Rhea, Demeter, Mater, Magna Mater,
Dindymos, Dindymene
İtalya’da; Venüs, Vesta
Ermenistan ve Arap kavimlerinde; Hubel ve Kıble
Hindistan’da; Aditi
Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, yazı

Şintoizm (Tanrı'ların Yolu)


Görüntünün olası içeriği: okyanus, gökyüzü, açık hava ve doğa


Şintoizm (Tanrı'ların Yolu)
Japonların milli dini olan Şintoizm Japoncada karşılığı Kami-Nomiçi olup “Tanrı'ların yolu” demektir. Şintoizmin herhangi bir kurucusu yoktur. Şintoizmin geçirdiği safhalar üç devrede incelenir.
Bunlar,
a) mitolojik dönemlerde başlayan ve Budizm’in Japonya’ya girişine kadar devam eden dönem,
b) Budizm, Şintoizm mücadelesinin kızıştığı 9. yüzyıla kadar süren dönem,
c) Şintoizmle Budizm’in birbirinden ayrıldığı, 1192’den 1868 reformuna kadar devam eden dönemdir.
Şintoizm milli bir din olup diğer dinlere karşı hoşgörülü bir dindir.
İki temel özelliği a) Milli bir din olması,
b) Tabiata bağlanmaya önem vermesidir.
Şintoizmde ruh veya Tanrı için “kami” kelimesi kullanılır. Ruhun ölümden sonra yaşadığına inanılır. Ölüler yaşayanlara muhtaçtır. Kendilerine ikram yapıldığı, mezarın üzerine yiyecek, içecek, eşya vs. konulduğu sürece mesut olurlar.
Ailenin, köyün, klanın ve imparatorun atalarının ruhları en başta gelen ruhlardır. İmparator Güneş ilahesinin torunudur. Genellikle Japonlar dünyanın iyi ve kötü ruhlarla dolu olduğuna inanırlar. Şintoizmde ibadet tapınak ve evde yapılabilir. Japonya’da yüzbinin üzerinde mabet olduğu söylenmektedir. Mabetlerde genellikle eskiliği açısından değerli olan ayna, kılıç, mücevherli taş ve Amatarasu’nun heykeli bulunur.
Japonların ibadet şekilleri çok sade ve basittir. İbadet etmek isteyen kişi mabede gider, elini, yüzünü ve ayaklarını yıkar. Mabetteki diz çöker. ibadetini tamamlar ve dışarı çıkar. Eskiden ibadette kurban bulunmasına rağmen, günümüzde rastlanmamaktadır. İbadet için temizliğe çok önem veren Japonlar bunu ihmal etmeyi büyük günah sayarlar.
İbadeti rahipler idare eder. Özel öğretimlerle yetiştirilirler.
Evlenme törenleri mabetlerin bitişiğindeki evlenme salonlarında rahipler tarafından icra edilir. Cenaze törenlerini ise Budist rahipler yönetir. Bu anlayış bir Japon tarafından “Biz Şintoist doğar, Budist ölürüz” şeklinde kabul edilir.
Onlara göre “Aile bir dindir, aile ocağı ise tapınaktır.” Ölülere karşı görevini yapan insan, yaşayanlara karşı olan vazifelerini de yerine getirmiş olur. Çok eski zamanlardan kalma duaları ve sıhri formülleri ezbere okumak, hediyeler takdim etmek Japonların bugünde vazgeçemedikleri davranışlardandır.

1672 yılında yayınlanan Hollandalı yazar Olfert Dapper kitabının "Asya" dan Bhagavan'dır Visnu'nun 10 Avatāras illüstrasyonlar.






1672 yılında yayınlanan Hollandalı yazar Olfert Dapper kitabının "Asya" dan Bhagavan'dır Visnu'nun 10 Avatāras illüstrasyonlar.



Görüntünün olası içeriği: 2 kişi
1 Matsya


Görüntünün olası içeriği: 1 kişi

2 Kurma



Fotoğraf açıklaması yok.
3 Varaha

Fotoğraf açıklaması yok.

4 Narasimha



Görüntünün olası içeriği: 1 kişi
5 Vamana


Görüntünün olası içeriği: 1 kişi
6 Paraśurāma



Görüntünün olası içeriği: 1 kişi
7 rama


Fotoğraf açıklaması yok.
8 Krişna


Görüntünün olası içeriği: 2 kişi, gülümseyen insanlar
9 Buda

Fotoğraf açıklaması yok.

10 Kalki

2 Ocak 2020 Perşembe

TÜRK MİTOLOJİSİNDE KÖTÜLÜK TANRISI ERLİK


TÜRK MİTOLOJİSİNDE KÖTÜLÜK TANRISI ERLİK ile ilgili görsel sonucu


TÜRK MİTOLOJİSİNDE KÖTÜLÜK TANRISI ERLİK


Türklerde ve Buryatlada Erlik Han, Moğollarda Erlik veya Homun Han, Kalmıklarda Erlik veya Homın Han, Tuvalarda Erlik veya Lovun Han, Hakaslarda Erlik veya Irlık, SibiryalIlarda Arsan Dolay olarak adlandırılır. Türk mitolojisinde kötülüğün, ölümün, ölülerin ve yeraltının tanrısıdır. Yerlik (Y- >0) kelimesinden türemiştir ve bazen Yerlik olarak da anılır, kişi, güç ve yer, yeraltı ile bağlantılıdır. Moğollar Erleg veya Yerleg derler. Yenisey Kırgızlarında söylendiği şekliyle Erlig’in, kötü kuvvet anlamına geldiğini runik yazılarından öğreniyoruz ve Altaylılarca da bu anlama geldiği savunulur. Buryatçada kan içen anlamında kullanılır. Erlik hakkındaki geniş bilgileri başta Radloff ve Verbitsky’nin derlediği Yaratılış destanından ve Şaman dualarından elde ederiz
Erlik; kötülüğü, hırsı, açgözlülüğü ve her türlü fenalığı sembolize eder. Erlik kendi yaratılışı gereğince, kötü şeyleri seçer ve kötü işler yapmayı tercih eder. İyi şeylerin temeline ve köküne muhaliftir, kendiliğinden onlara karşı çıkar. Bilgisizdir, yıkıcıdır, karıştırıcıdır. Düzen, sulh ve sükûn istemez.[1] Kara nemelerin (kötü ruhların, “neme = ruhsal şey”) başkanıdır. Kara, parlak ve kıvırcık saçları omuzlarından beline kadar sarkacak derecede uzundur. Çatallı uzun keçisakalı dizlerine kadar uzanır ve yine sarkık uzun bıyığını kulaklarına asmıştır. Gözleri arasındaki mesafe altı metredir, göz kapakları bir karıştır. Gözleri ve kaşları kömür gibi karadır. Köpek dişleri dudağından dışarı sarkar. Çin’de iki iblis kardeş olan Kao-Ming ve Kao-Chio hakkında hikâyeler anlatılır. İlkinin ateş saçan gözleri ve mavi derisi, diğerinin yeşil yüzü, yeşil derisi, iki boynuzu ve kılıç gibi dişi vardır. Erlik’in bazı tasvirlerinde Çin’den gelen bu etki açıktır. Hakaslar Erlik’in oldukça çirkin bir görünümü olduğuna inanır. Tuva Şamanizm’inde dünyanın karanlık efendisinin kaba ve boğuk bir sesi vardır ve on iki yer altı tanrısının başkanıdır.[2] Yeşil demirden kılıcı, insan kafatasından kadehi vardır. Eğerli dokuz boğaya bağlı arabayla yolculuk eder ve boğaları siyah yılana benzeyen kamçıyla hareket ettirir. Küstah, inatçı, utanmaz diye sıfatlandırılır. Erlik, Türk mitolojisinde insana benzemez. Destanların bazı bölümlerinde ve bazı efsanelerde insan şeklinde tasvir edilmiştir, fakat bu insan biçimi Budizm ve Maniheizm tesiriyledir. Yine Türk mitolojisindeki Erlik tıpkı Ülgen gibi Kayra Han tarafından yaratılmıştır ve sonsuz hayata sahiptir. Aslında, en başına dair bir fikir yürütecek olursak, Türk dualizminde kötülüğü temsil etsin diye Kayra Han tarafından yaratılmıştır, diyebiliriz. Her türlü fenalığı yaptığı halde hiçbir zaman öldürülmesi düşünülmemektedir ve başka bir şekilde cezalandırılır, öldürülmemesinin sebebi de hiçbir zaman tatmin edici şekilde açıklanmamıştır. Bu da dualizmin devam etmesi gerektiğinin kalıntısıdır. Dualizmin yanında Ülgen, Kızagan ve Mergen ile kardeş de olabileceği ihtimali vardır. Dünyadaki birçok mitolojide kötülük tanrısı diğer tanrılarla kardeştir. Bu kardeşlik fikri kesinleştirilemez, çünkü yazılı kayıt olmamasının yanında sözlü olarak Türk mitolojisinin bu konusu yabancı etkiler altında oldukça değişmiştir. Yani, kardeş olma ihtimali göz önünde bulundurulacaksa, karşılaştırmalı mitoloji ilkeleri ışığında, tanrılar kardeşlerini öldürmez, yalnızca cezalandırılır. Ayrıca, Yaratılış destanının bir kısmında affedilerek göğe çıkarılır ama kıskançlığı ve kötü hırsı yüzünden tekrar yeraltına gönderilir.
Bir duada şöyle betimlenir:
Kara argımak minittü                 Bindiği (at) kara küheylân
Kara kunduz töşöktü                  Döşeği kara kunduz (derisinden)

Kurdak yetpes beldü                   Beline kuşak yetişmez
Kuçak yetpes moyündü              Boynuna kucak yetişmez
Karış bolgon kamaktü                Göz kapağı bir karış
Kara mıyık sakaldü                     Kara bıyıklı, kara sakallı
Kan çapkan çıraylü                     Kana çalmış yüzlü
Mayma saçtü Bay Erlik              Parlak saçlı Bay Erlik
Kişi köksü könöktü                     Kuvası kişi göğsünden
Ku baştan ayaktü                        Kadehi kurumuş kafatasından
Yeşil temir kılıçtü                        Kılıcı yeşil demirden
Yalpak temir yaründü                Kürek kemikleri yassı demirden
Yilim kara yüstü                          Kapkara yüzlü
…                                                      …
Kara argımak minittü                 Bindiği (at) kara küheylân
Kara çibek tizgindü                     Dizgini kara ipekten
Kara yılan kamçılü                      Kamçısı kara yılan
Er aldıma külüp kel                    Tam önüme gülerek gel[3]
Yaratma gücüne sahiptir ama bunu hiçbir zaman istediği şekilde gerçekleştiremez. Çekicini örsüne vurarak zararlı ve mantıksız şeyler yaratır. Deve, domuz, böcek, yılan, kertenkele ve bazı kötü ruhlar onun eseridir. Yarattığı varlıklar antagonist (savaş için hazırlanmış) yaratıklardır. Hatta Potanin’in derlediği yaratılış destanında[4] insana ruhunu Erlik verir. İradesizliği sembolü olarak sürekli hatalarını tekrarlar.
İnsanlara kötülük eder, insanlara ve hayvanlara salgın hastalıkları bulaştırır, ekinlere çekirgeleri yollar. Öldürdüğü insanların veya ruhu hala dünyada dolaşan ruhları yakalayarak yeraltına götürür, onları kendine hizmetçi yapar. Bunları yaparak insanları kendisine kurban vermeye mecbur tutar. Eğer kendisine kurban verilirse bir süreliğine insanları rahat bırakacağına inanılır. Bununla da memnun edilemezse kişiyi öldürür. Onun hoşlandığı siyah boğa, sakat, zayıf ve hasta hayvanlar kurban edilir. Kendisine asla at kurban edilmez fakat bazen onu memnun etmek için Kara Şamanlarca (Kara Kam) siyah at kurban edilir. Bazı kurbanlar onun açgözlülüğünü azaltmak için dikenli çalı ve otlara asılır. Rivayete göre erlik dikenli çalılardan korkmaktadır. Erlik’e kurban edilen hayvanların başı batıya çevrilir, çünkü yeraltı dünyasının kapısı yeryüzünde bir çatlak görünümündedir ve batıdadır. Erlik’e verilen kurbanlarda şöyle dua edilir:
Bu parılgam silerge tabışsın                    Bu kurbanın sizlere ulaşsın
Pasım esen yatsınk                                    Üç yıl müreffeh ve rahat yatarsam

Kaya körüp alpatpagar,                            Kıya bakıp bizi ağlatma
Paza parılgıgar Pazar aa yatsın               Yine kurbanla ona yetişsin iyi
Yakşı kamının küçün alattan ediger      Kamın bile gücünü alıcı ediniz![5]
Bir başka dua da şöyledir:
Togonoktung toluzi pirigip
Toguz sooktu mirdi

Kopek uzumunun fidyesi birikerek
Dokuz kemikli paçavra
Erlik’e kurban olsun!
İsmini söylemek, özellikle hastalıkla ve ölümle geçen zamanlarda, sakıncalıdır, tabulaşmıştır.
Erlik yeraltı diyarında çamurdan, kara demirden ve kara kayalardan yapılmış sarayından oturur. Yer altı dünyasını kara, loş bir güneş aydınlatır. Sonsuz bir alacakaranlık hüküm sürer. İntihar edenlerin kanının doldurduğu ve ölü ataların yaşadığı yer olan siyah bir göl vardır. Bu gölün üzerinde tek bir at kılından oluşan köprü yer alır. Erlik’in karargâhı Toybadım (Doymadım) ırmağının olduğu yerde kurulmuştur.[6] Bu ırmak insanların gözyaşlarından oluşur. Toybadım ırmağı Bay Tengiz (Büyük Deniz, “Bay” kelimesi “zengin” anlamını değil, bolluğu ve büyüklüğü anlatır) adlı çok büyük bir göle akar ve bu gölü oluşturur. Bu gölün içinde “abra” (timsah benzeri ejderha) ve “yutpa” (yer altı yılanı diye anılan ejderha) denen korkunç yaratıklar bulunur. Aynı zamanda Erlik’in sarayının bekçiliğini de yaparlar. Erlik, kızıl kanlı yemekle beslenir ve ciğer kanı içer. Yeme içme zamanı akşam göğün kızardığı zamandır.[7] Kızıl havalar onun gücünün doruğunda olduğu zamanlardır. Tan vaktinde hava kızılken esen tan rüzgârı sırasında ağzı açmak yasaktır, çünkü bu Erlik’in ılık nefesidir. Teneffüs edenin felç kalacağına inanılır. Rüzgârın adı “tan saphala”dır. Başka efsanelere göre de, çeşitli bölümlere ayrılmış taştan bir yapıda yaşamaktadır. Altaylar, Şorlar, Baykal Ötesi Evenkiler, Buryatlar ve Sibirya dışında yer alan Moğol ve Mançular da Erlik hakkında benzer inanışlara sahiptirler.[8] Yeryüzündeki mekânı ise kuzeydeki karanlık topraklardır.
Türk Budist efsanesine göre, geçmişte Erlik bir keşişti, elli yıllık ibadetten sonra kutsallıkta yüksek bir derece elde etti ve doğaüstü güçler kazandı ama aydınlanmaya ulaşmak için bir mağarada bir boğa gerekti. Aldığı bir boğa yüzünden hırsızlıkla suçlandı ve buna da başka bir kutsal adam tanıklık edince haksız yere idam edildi ya da boğayla mağaraya giderken soyguncular tarafından öBaşı kesilerek öldürülen Erlik, boynuzlu boğanın başını aldı ve mitolojide şeytana dönüştü. Şeytana dönüştükten sonra kendisinin idamına yol açanları veya soyguncuları öldürdü ve onların kafatasından kendisine tılsımlı bir kolye yaptı. Bu kolye tılsım görevi görerek hem kendisine hem de kılıcına sihirsel güçler verir. Bu olaydan yeraltına inerek yeraltının, karanlığın, ölülerin, cehennem mahkemelerinin başı oldu. İnsanların günahlarını gösteren bir aynaya sahip olduğundan kötülerin cezasında adaletli davranır. Aynı hikâye başka milletlerde anlatılırken Erlik, İran’da Sinj, Tibet’te Shinjeshe[9], Çin’de Da weide jıngâng[10], Budist Moğollarda Erlig-jin Jarghagchi[11] olur. Ama genelinde bazen Erlik-Jin, Erli-Jin Jarghaqcı, Yama Erlik Han olarak da geçer. Budist mitolojide Erlik, Uygurlarca Budist mitolojiye uyarlanarak, Yamankata[12] ile etkileşime girdi ve zaman içinde tamamen onun yerini aldı. Erlik’e Altay’da Ölüttöntın Algan da denir, bu da can alıcı anlamıyla Yamantaka ile eşanlamlıdır. Erklig kelimesi Sanskritçede yer edinerek kudretli anlamını taşır. Yamantaka’nın da eğerli dokuz cehennem boğası, yılanı andıran kırbacı ve kurukafadan kolyesi vardır. Yeraltının ve ölülerin efendisi oldu. Hemen hemen Türk mitolojisindeki Erlik’e benzer, fakat Hint kültürü içinde birkaç ek daha yapılmıştır. Japon Budizm’inde Daiitoku Myoo[13] olarak bilinir, koyu mavi rengiyle aydınlanmayı ve öfkeyi simgeleyen otuz dört silahını tutan altı yüz veya on altı bacak ve kolla resmedilir.[14]
Başı kesilerek öldürülen Erlik, boynuzlu boğanın başını aldı ve mitolojide şeytana dönüştü. Şeytana dönüştükten sonra kendisinin idamına yol açanları veya soyguncuları öldürdü ve onların kafatasından kendisine tılsımlı bir kolye yaptı. Bu kolye tılsım görevi görerek hem kendisine hem de kılıcına sihirsel güçler verir. Bu olaydan yeraltına inerek yeraltının, karanlığın, ölülerin, cehennem mahkemelerinin başı oldu. İnsanların günahlarını gösteren bir aynaya sahip olduğundan kötülerin cezasında adaletli davranır. Aynı hikâye başka milletlerde anlatılırken Erlik, İran’da Sinj, Tibet’te Shinjeshe[9], Çin’de Da weide jıngâng[10],

Budist Moğollarda Erlig-jin Jarghagchi[11] olur. Ama genelinde bazen Erlik-Jin, Erli-Jin Jarghaqcı, Yama Erlik Han olarak da geçer. Budist mitolojide Erlik, Uygurlarca Budist mitolojiye uyarlanarak, Yamankata[12] ile etkileşime girdi ve zaman içinde tamamen onun yerini aldı. Erlik’e Altay’da Ölüttöntın Algan da denir, bu da can alıcı anlamıyla Yamantaka ile eşanlamlıdır. Erklig kelimesi Sanskritçede yer edinerek kudretli anlamını taşır. Yamantaka’nın da eğerli dokuz cehennem boğası, yılanı andıran kırbacı ve kurukafadan kolyesi vardır. Yeraltının ve ölülerin efendisi oldu. Hemen hemen Türk mitolojisindeki Erlik’e benzer, fakat Hint kültürü içinde birkaç ek daha yapılmıştır. Japon Budizm’inde Daiitoku Myoo[13] olarak bilinir, koyu mavi rengiyle aydınlanmayı ve öfkeyi simgeleyen otuz dört silahını tutan altı yüz veya on altı bacak ve kolla resmedilir.[14]
Erlik Han’ın Karaş Han, Matır Han, Şıngay Han, Kömür Han, Badış Han, Yabaş Han, Temir Han, Uçar Han, Kerey Han adlı hepsine Kara Oğlanlar denilen dokuz oğlu; adları bilinen Erke Solton (Sultan), Sekiz Gözlü Kişyey Ana ve başka yedi kızı olmak üzere dokuz kızı vardır ve hepsine Kara Kızlar denir. Bu kızlara şaman dualarında utanmaz maskaralar denmektedir.[15]
Sibirya Samoyedleri Erlik’i kendi kötülük ve ölüm tanrıları Todote ile özdeşleştirmiştir. Yaratılış destanında İran Mani mitolojindeki kötülük ve yer altı efendisi olan Ehrimen ile büyük benzerlikler gösterir.
Sibirya’nın kuzeyinde yaşayan ve doğaya bağlı bir yaşam sürdüren ve Türk halklarından olan Dolganların anlattığı bir efsaneye göre, Erlik Han Mamutları yeryüzünden alıp yer altı âlemine götürmüştür. Mamutlar orada pis kokular, sıcağın ve karanlığın içinde Erlik’e hizmet etmek zorundadır. Eğer bir mamut oradan kaçıp yeryüzüne ulaşmaya çalışırsa hemen buz kesilip ölür.
Ülgen’in Erlik’ten her açıdan üstün olması, Ülgen’in onu istediği zaman cezalandırması ve hiçbir zaman kötülüğün iyiliğe üstün gelememesi Türk mitolojisinde monoteist bir eğilimdir. Radloff ve Verbitsky’nin derlediği Yaratılış destanında Erlik bir insan olarak betimlenmiştir. Veselovsky’nin derlemesinde ise Erlik tamamen insanlığa bürünür.[16] Tüm bunlar eskiden bir Tanrı olan Erlik’in şeytan gibi metafizik varlıktan daha da aşağı olan insan kadar basitleşmesi anlamına gelmektedir. Daha soran Erlik sadece kötü ruhların başı olarak anılacaktır ve öyle kalacaktır. Ülgen ise Kayra Han ile özdeşleşerek tak tanrı pozisyonuna yükselecek ve Gök Tengri olacaktır.
Aslına bakılacak olunursa Türk-Altay ve Türk-Sibirya İnanışlarında mutlak iyiliğin ve özellikle Radloff ve Verbitsky’nin derlediği Altay yaratılış destanında tek tanrı Ülgen’in evrene hâkim olduğunu görürüz. Kötülerin başı veya şeytan fikri yani Erlik’in ve temsil ettiği ilahi kötülük fikri daha sonraki dönemlerde Budizm, Lamaizm, Manihaizm, Hıristiyanlık ve en önemli izleri bırakan Zerdüştlüğün etkisinde gelişmiş olabilir. Altay ve Sibirya Yaratılış destanlarında Erlik bazen insan bazense ilk yaratıklardan bir hizmetkâr olarak tasvir edilir. Tanrı olarak çok az tanınmıştır. Eski Perslilerin bu düalizmi Hıristiyan teolojisinin gelişmesinde de önemli derecede etkileri olduğundan aklımıza ilk olarak Pers mitolojisinin etkisi gelmektedir. Hıristiyanlığın Musevilikten aldığı şeytan fikrinin Perslerin Ehrimen fikrinden doğmuş olması muhtemeldir, ya da en azından bu kaynaktan temel özelliklerini almıştır. Musevilerin Babil esaretinden önce tüm kötülüğün yaratıcısı olan bir Şeytan fikirleri yoktu. Eski Ahit’te, tıpkı İlyada’daki Zeus gibi, Yehova’nın da iyiyi ve kötüyü kendi elleriyle ayırdığı yazılır, hatta Eski Ahit’te Yehova’nın şu sözleri dikkat çeker; “Kötülükleri ben yaratıyorum.”[17], “Dünyada kötülük olur da bunu Tanrı yapmamış olur mu?”.[18] Cemet’teki Yılan öyküsünden Eski Ahit’te hiç bahsedilmemiştir. Tüm kötülüklerin nedeni olarak gösterilen “Şeytan” fikri, Musevilerin Pers fikirleri ile temasa geçmesinden sonra yazılan kitaplarda ortaya çıkar. Eyyüb’ün Kitabı’nda, “Şeytan, Elohim’in oğullarından bir tanesi olarak hala göksel mahkemenin üyeleri arasındadır ve görevi sürekli olarak insanların suçlarını ortaya çıkarmaktır. Bu görevi nedeniyle o denli şüpheci olur ki insanların hiçbirinde erdem olduğuna inanmaz. Tanrı’ya olan hürmetlerinin altında bile bir çıkar duygusu arar.” Böylece bu meleğin kişiliği bozulur ve insanlar arasında nefret edilen biri haline gelir. Daha sonra Museviler Ehrimen’in tüm özelliklerini ona yüklerler ve bu şekilde Hıristiyan dünyasına girer.[19]. Erken Türk mitolojisinde şeytanın tasvirine rastlanmaz. İyilik tanrının armağanıdır, kötülük ise bir tür şanssızlık veya insanın ta kendisidir. İlerleyen zamanlarda ise kötü ruhların işi olacaktır. Gelişen inanç şeytanı ortaya çıkarmaya başlar. Kutuplaşma ile oluşabileceği gibi dış etkileşimler sonucunda da kültüre yerleşmiş olabileceği daha muhtemeldir. Hıristiyanlıkta şeytanın yer almasında şüphesiz Museviliğin etkisi olduğu gibi yine aynı su götürmez gerçekle Museviliğe de Pers kültüründen geçmiştir. Yine bu kötü işlerle uğraşan, insan düşmanı ifritlerin başı fikrinin Perslilerden dünyaya yayılmış olabileceği de birçok bilim adamının ortak görüşüdür. Tıpkı Musevilere geçtiği gibi şeytanın Türklere de böyle geçtiği söylenebilir. Bu örnekle, şeytan mitinin nasıl ve ne yolla yayıldığı hakkında fikir edinebiliriz.
Ayrıca ilginç bir bilgi olarak Erlik‘in öyküsü paleoantolog Bayshin Tsav’a ilham vermiştir. Bayshin Tsav’ın 1972 yılında Sovyet-Moğol seferi sırasında Moğolistan’ın Ömnögovi Aymag bölgesinde bulduğu bir kafatası ve bazı post-kranial parçalar buldu. Bunun doksan milyon yıl önce yaşamış bir dinozorun keşfi olduğunu anladı. Altangereliyn Perle tarafından tanımlanan dinozora adını gezileri sırasında Moğol kültürü ve mitolojisinden etkilenen, yerin altında Erlik’in yaşadığını söyleyen yerli halktan etkilenen paleontolog Roy Chapman Andrews tarafından Erlikosaurus Andrewsi şeklinde adlandırılmıştır.

Bu Makale Simitçay Dargisi S.2 2012 de “TÜRK MİTOLOJİSİNDE KÖTÜLÜK TANRISI ERLİK’İN İNANIŞTAKİ YERİ, TASVİRİ VE KÖKENİ” adı ile yayınlanmıştır.

Dipnotlar:
[1] Ögel, Bahaeddin. Türk Mitolojisi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, cilt I, s. 429.
[2] Sovyet Tarihi Ansiklopedisi, Edisyon: E. M. Zhukov, Moskova 1973-1982.
[3] İnan, Abdülkadir. Şamanizm, s. 40
[4] Potanin, Ocherky, IV, s. 219.
[5] İnan, Abdülkadir. Eski Türk Dini Tarihi, s. 64
 İnan, Abdülkadir. Eski Türk Dini Tarihi, s. 66
[7] Anohin, A. V. Material Po Samanstvu u Altaystev (Publication du Muse d’Anthropologie et d’Ethnog. de I’Acad. des Sciences de Russie.) Volume IV, 2, (1924).
[8] Diöszegi, Vİlmos. Shamanizm in Siberia, Akademiai Kiado, Busapeşte 1978.
[9] Tibetçe: Shinjeshe.
[10] Çince: Da weide jingang,
[11] Moğolca, Erlig-jin Jarghagchi.
[12] Sanskritçe: Yamantaka.
[13] Çince: Daıitokumyouou.
[14] Dünya Halklarının Mitleri, Edisyon: Tokarev, S. A. Myall, L. E. Tartu 1991, s. 671, s. 719.
[15] İnan, Abdülkadir. Şamanizm, s. 40
[16] Veselovsky. Raztskaya, V, s. 34.
[17] Isaiah, xiv. 7
[18] Amos iii. 6; Iliad, xxiv. 527; Samuel xxiv.
[19] Fiske, John. Myths and Myth-Makes, s.130
  Ramazan Volkan ÇOBAN
volkan_coban@hotmail.com.tr
Bu Makale Simitçay Dargisi S.2 2012 de “TÜRK MİTOLOJİSİNDE KÖTÜLÜK TANRISI ERLİK’İN İNANIŞTAKİ YERİ, TASVİRİ VE KÖKENİ” adı ile yayınlanmıştır.



30 Aralık 2019 Pazartesi

BİR ADAM VE BİR KÖPEK CENNET ve CEHENNEM KAPISINDA.





BİR ADAM VE BİR KÖPEK
CENNET ve CEHENNEM KAPISINDA.

Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan
köpeği bir kazada birlikte ölmüşlerdi. Kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular. Rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından yapılmış bir kapı, beyazlar içinde bir kadın. Adam kadına sordu: “Burası neresi?” Kadın ona gülümsedi: “Cennet, efendim. “
Adam sevindi, kapıya yürüdü.
Ama kadın onu birden durdurdu:
“Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez. Onları içeri almıyoruz.
” Adam kadına;
‘‘Ama o benim en yakın dostum’’ dedi.
Nafile, ‘‘Giremezsiniz!’’ cevabı verildi. Bırakmadı yılların dostunu.
Gerisin geriye döndü.

Bu kez tozlu çamurlu bir yola girdi.
Karşılarına çiftlik girişini andıran bir kapı
ve önünde bekleyen yırtık pırtık elbiseli bir dede çıktı.

Adam sordu; “Arkadaşımla birlikte bizi kabul eder misiniz? ’’Dede“ Tabii...” cevabını verdi.
Girdiler içeri. Yüzlerce ağaçtan birinin altına köpeğiyle yerleşti.

Dedeye yine seslendi;
‘‘Burası neresi?” Yaşlı adam
“Cennet” cevabını verdi.
Adam şaşırdı: ‘‘Nasıl olur!
Az önce muhteşem bir kapıya gittik
ve orasının da Cennet olduğunu söylediler!”

Dede,
“Şu rengarenk çiçeklerle süslü altın kapılı
yer mi? Orası cehennem!” dedi.

Adam iyice şaşırmıştı. Dede gülümseyerek devam etti; “Onlar, kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda bırakıp bırakmayacağının sınavını yaptılar sana!’’

Dostlarınızı yarı yolda bırakmayın.
Çünkü dostluk; kaybolduğunuz bir
ormanda, size yol gösteren ışık gibidir...

Hayatınızda,
dostlarımız olması dileklerimle.


(İyi insanlar nereye giderse cennet orasıdır)

Adamotu: Gizemli Dünyanın Tuhaf Bitkisi





Adamotu: Gizemli Dünyanın Tuhaf Bitkisi


Bu programda kara büyüyle birlikte her kültürde yer bulan ilginç bir bitkinin hem aydınlık hem de karanlık yüzüne bakıyoruz. Karanlık taraf diyoruz ama, bu bitki de dünya üzerindeki her canlı ve her bitki kadar bütünsel varlığımız için değerli. Bu durum aslında bu tür “gizemli” bitkilere atfedilen, yüklenen anlamlarla, dilden dile hep anlatılagelen korkutucu hikayelerle ilgili. 

Adamotu, diğer bir adıyla Mandragora, patlıcangiller (Solanaceae) familyasına ait, sarı ya da mavimsi-mor renkli çiçekler açan bitki türlerinin ortak adı.Gizemli bir bitki olarak her kültürde yer edinmeyi başarmış. Farklı coğrafyalarda isimler de değişmiş. Tılsımına pek çok toplum inanmış. Büyücülükte, türlü cadılık işlerinde, iksir ya da büyü malzemesi olarak her yerde karşımıza çıkan bir bitki… Şifalı yönleri olduğu kadar, belli bir dozu aşınca ölümcül olabilen bir bitki… Aslında birçok bitkinin de Mandragora gibi hem aydınlık hem de karanlık bir yüzü var. Peki, nasıl oluyor da Mandragora birçok efsanede ve büyü hikayesinde yıllar yılı başrole oturabiliyor? Çok açık ki köklerinin tuhaf görünüşü yüzünden. Patlıcangiller familyasından olan gövdesi, kolları ve bacaklarıyla tıpkı bir insana benziyor. “Şeytan Mumu” da denmiş adamotuna.  Çünkü geceleri uzaktan titrek bir alev gibi görünen bir ışık saçtığı için diye de anılır olmuş. Adamotunun sıcak iklimlerde yetişen bir bitki olduğu için ateşböceklerini çekmesinden dolayı böyle bir inanış yerleşmiş olduğunu düşünebiliriz.


Türkler ise “abdüsselamotu” adını vermişler, "Adamotu" elması diye de anılıyor. Türklerde de adamotunun topraktan koparıldığında açı içinde çığlık attığına; kendisini topraktan ayıran kişiye ölüm getirdiğine inanılırmış. Muhsine Helimoğlu Yavuz’un Diyarbakır Efsaneleri’nde, bu bitkinin kökünü kesince tıpkı insan kanına benzer kan aktığına inanıldığı yazar. Kökü çıkarmak için en iyi zaman da beklendiği gibi dolunay gecesidir. O dolunay gecesinde zehirli gazlar çıkarma riski olduğu için adamotuna, rüzgar yönünden yaklaşmak gerekiyordu.

Yunan ve Roma dönemlerinde de bu otun büyü alanında kullanılmış. Romalı yazar, natüralist ve filozof Yaşlı Plinius'un da botanik kitabında adamotunun sökülmesiyle ilgili bir ifadesi var: Kökü sökü söken kişi, elindeki kılıcın ucunu bitkinin üstünde tutarak etrafında üç kez döner, bitkinin etrafındaki toprağı itina ile temizler, yüzünü batıya çevirerek kökü topraktan çıkarırmış.
1. yüzyılda Kudüs’te yaşamış tarihçi Flavius Josephus’a göre ise, açığa çıkan köke uzun bir ip bağlanıp ipin ucu halka yapıldıktan sonra bir hafta aç bırakılmış siyah bir köpeğin boynuna geçirilirmiş. Sonra köpeğe bir et parçasını koklatıp uzağa fırlatılırmış. Eti kapmak için fırlayan köpek, kökün topraktan sökülmesini sağlarmış. Bu tuhaf hikayeye göre, o an bitki, kulakları sağır eden acı bir çığlık atarmış ve köpeğin de acı içinde inleyerek ölümüne neden olurmuş. Kök sökücüye de bitkinin acı çığlığından etkilenmemesi için kulaklarını mumla sıkıca kapamasını öneriyor.

Harry Potter filmlerinden birinde bir sahnede, büyücülük okulunda öğrencilere adamotunu nasıl söküp, daha büyük bir saksıda tekrar köklendirecekleri öğretiliyor. Adamotunun keskin çığlığını duymamaları için kulaklıkları da vardır.
Bu rivayetler, ülkemizin Ege ve Akdeniz bölgelerinde hala söylenegeliyor. Kökleri topraktan çıkaranın sağır olduğu ve cin çarpması ile öldüğü inancı Anadolu'da yaygın olduğundan, bu iş için hala köpek kullanıldığı; bu esnada, bitkinin çığlığı sağırlık yapmasın diye davul ve teneke çalındığı söyleniyor. Artık aramızda olmayan değerli bitki avcılarımızdan, botanikçi Prof. Dr. Turhan Baytop'a göre ise bunlar kökçülerin başkaları kök sökmesin diye yaydığı aslı astarı olmayan rivayetlerden ibaret. Baytop da adamotu köklerinin ağrı kesici, uyutucu, yatıştırıcı, cinsel kudreti arttırıcı etkilere sahip olduğunu Türkiye’de Bitkiler ile Tedavi kitabında. Abdüsselamotu, adamotu, ademotu, at elması (Silifke), hacılarotu, insanotu, kankurutan, toskafa kavunu (Silifke), yerelması (Side) gibi türlü türlü isimler almış Anadolu’da…
Bir başka inanış ise tam tersine bahçesinde adamotu yetiştiren kişinin ödüllendirildiğini söylüyor. Adamotuna verdiği her şey iki katı olarak sahibine geri dönermiş. Toplanması saldığı o zehirli gaz nedeniyle tehlikeli olmasına rağmen, uzak durulması şöyle dursun, afrodizyak özellikleri ve tılsım olarak kullanılıyor olması talebi de artırmış tarih boyunca.Tuhaf görünüşlü bu bitki sadece büyücülerin değil, falcıların da kehanet nesnesi olmuş. Gelecekle ilgili sorulan sorulara cevap verir, günün sırlarını ortaya dökermiş.
Eski Mısır kültüründe de adamotu ilahi bir güce sahip. Eski Mısırlılar Adamotunun kökünü bir sıvıda bekletir ve bunu içen kişiye sağlık, canlılık ve uzun ömür vereceğine inandıkları bir iksir elde ederlermiş. Hıristiyanların ikonalar önünde ateş yakmaları gibi, Mısırlılar da ateş yakarak adamotuna adak adarlarmış.
Yahudilikte de adamotunun cennette yetiştiğine dair bir inanış var. Şabat ayinine gitmeden önce, ıssız yerlerden ya da darağacı dikilen yerlerin yakınından toplanan adamotlarından yapılmış merhemi sürerlermiş. Kimi kökleri kadın, kimi kökleri erkek vücuduna benzeyen bu bitki, cinsellik ve doğurganlıkla da bir ilgisi var. Sarı meyveleri yenirse, cinsel gücü artırdığına inanılan adamotunun köklerini, İyonyalılar doğurganlığı simgeleyen tılsımlar olarak üzerlerinde taşımışlar. Aşk, güzellik ve şehvet tanrıçası Afrodit, diğer adının Mandragonitis olmasının da nedeni bu olsa gerek.
                                                             
Kabalcı Yayınevinden çıkan Nimet Yıldırım’ın Fars Mitolojisi sözlüğünde, İran mitolojisindeki yaratılış öyküsünde adamotunun yeri olduğundan bahsedilmekte.  Yaradılış mitine göre ilk insan Keyumers’in ölürken yere dökülen tohumlarından yani spermlerinden kırk yıl sonra bir adamotu yeşermiş. İlk çift, Meşy ve Meşyane, bu bitkide birbirlerine yapışık olarak doğmuş ve zaman içinde bedenleri birbirinden ayrılarak insan görünümüne kavuşmuşlar. Mit ansiklopedisine göre, Tevrat’ın Yaradılış bölümünde adamotuyla ilgili dinsel bir hikaye var: Yakub, Lea ile evlenmiştir ama Lea’nın rahmi tanrı tarafından mühürlenmiş olduğu için Yakub’a bir çocuk veremez. Yakub da gider, malumunuz ikinci bir kadınla, Rahel’le evlenir.  Bunun üzerine Tanrı Lea’nın Yakub’un gözünde ikinci kadın olmasından rahatsızlık duyup hamile kalması için ona adamotunu verir. Ardından Lea altı erkek çocuğu dünyaya getirir ve kocasının sevgisini yeniden kazanır. Doğurganlık sembolü olarak kabul edilen adamotu, bazı edebi metinlerde de karşımıza çıkıyor. Fransız yazar Gustav Flaubert “Herodias” adlı öyküsünde Salome’nin dansıyla ilgili olarak “siyah şalvarında adamotu desenleri vardı… Bir kelebekten daha hafif Salome uçmaya hazır görünüyordu” diye yazıyor. Shakespeare, Romeo ve Jüliet’in o can alıcı final sahnesinde, Paris’le evlenmemek için belladonna yani güzelavratotunu içip sahte ölümünü tasarlayan Jülyet’in aile mezarlığına diri diri gömülme korkusunu
“Ya duyarsam topraktan sökülen adamotlarının çığlıklarını / Çıldırmış bu çığlıkları duyan ölümlüler…”
dizeleriyle dillendirir. Hıristiyanlar ise şeytana tapmayla özdeşleştirdikleri adamotunu, cadıların büyülerinde kullandıklarına inanıyorlardı. Büyücülerin vazgeçilmez bitkisi olur. Orta Çağ’da gizli inançların bir sembolüdür.
Lale çılgınlığına ya da orkide çılgınlığına benzer bir durum, adamotu için de yaşanmış zamanında. Orta Çağ Almanya’sında adamotunu kutsal sayan kült hızla ülke çapında yayılmış. William Turner 1562 tarihli Niewe Herball kitabında bu sahte adamotu figürinlerden de bahseder. Artan talep yüzünden kimi ağaç oymacıları ve şarlatanlar, adamotu benzeri bitkilerin köküne erkek veya kadın şekli veriyor ve bunu adamotu diye satıyorlarmış. Göz yerine darı yerleştirirlermiş. Bu minik figürinlerin, yani heykelciklerin şeytani güçlere sahip olduğuna ve bu gücün sahibi tarafından iyi veya kötü amaçlarla kullanıldığına inanılırmış. 
Ölümle, darağacıyla ilişkilendirilen bu bitkinin haksız yere, masum olmasına rağmen asılan insanların toprağa düşen gözyaşlarından ürediğine inanılırmış. Belki de bu yüzden İzlanda'da adamotu'na "Hırsızkökü" (Thjofarot) adı verilmiş. Küçük Darağacı Adamı da denen Adamotu ile ölüm arasındaki ilişki öylesine güçlü kurulmuş ki bu esrarlı bitkinin intihar eden kişilerin öldüğü yerde yetiştiğine de inanılmaya başlamış. Bir süre sonra kiliseler ve yerel idareler bu heykelcikler sahiplerini, büyücülükle suçlayıp cadı avına başlamışlar.
Cadı avı sürdükçe sahipleri heykelcikleri elden çıkarmaya başlarlar ama efsane bu ya öyle kolay kolay da kurtulamazlar. Evden atılan adamotu figürinleri bir süre sonra evde tekrar beliriyordu. Öyle ki yakmakla veya nehre atmakla kurtulamazlar. Zira, kısa bir süre sonra hiçbir şey olmamış gibi kutularında tekrar beliriveriyorlardı.  Şeytani güçleri insanın başa çıkamayacağı kadar büyüktür adamotu figürinlerinin. Bu yüzden de "büyücülerin" asılmaları, yakılmaları ve linçler yıllar yılı devam eder; Jean d'Arc dahi göğsünde bir parça adamotu kökü taşımakla itham edilir.  Bunu ve hakkında yapılan pek çok suçlamayı reddetmesine rağmen, bedeni ve sözümona kötü ruhu işkence ve ateşten kurtulamaz.
Adamotunun gizem dünyasına ait bir bitki olarak kabul edilmiş olmasının bir nedeni daha var: Belli bir dozun üzerinde alındığında vücutta uyuşma etkisi yaratan bir bitki. Bu sersemlik hali deliliğe yol açabiliyor; yüksek dozda ise ölüme bile sebep olabiliyor. Hazreti İsa çarmıhtayken dudaklarını ıslatmakta kullanılan sünger de büyük ihtimalle adamotu ve mirra (mürrüsafi) ekstresi taşıyordu. Ünlü Anadolu Hekimi Dioscorides, adamotu kök kabuğundan hazırlanan şarabın anestezik olarak, ameliyat olacak ve dağlanacak hastalara verildiğini 1. yüzyılda söylüyordu. Dioscorides, adamotu kökünün kabuğundan yapılan iksirin, ameliyat olacaklara ve dağlanacaklara verilmesiyle bunların derin bir uykuya dalacaklarını ve böylelikle sancı çekmeyeceklerini söyleyen ilk hekim.
İbni Sina (980-1037) da Kanun adlı eserinde adamotu tohumundan hazırlanan lapanın eklem ağrılarını giderdiğinden ve tohumlarının rahim hastalıklarını iyileştirdiğinden bahsetmiş. Bitkinin her kısmı yararlıydı. Yapraklarından hazırlanan çay yaralara ve iltihaplara karşı kullanılırdı. Bazan fitil olarak verilirdi. Kök kabuğu idrarla karıştırıldıktan sonra kusturucu, müshil ve ağrı kesici olarak verilirmiş.
Sezar ve Büyük İskender'in de seferlerinde adamotu'nu benzer şekilde kullandıkları söylenir. Sezar adamotunu Sicilyalı korsanlara karşı, Büyük İskender ise doğu seferi esnasında kullanmıştı. Romalı askerler, mahkumlarına işkence edip çarmıha germeden önce, "Ölüm Şarabı" ya da "Morion" denen bir içki içiriyorlardı. Bu içki adamotundan yapılıyordu. Şarabı içen ölüme benzer bir uyku haline giriyor, nefesi kesilip, nabzı duruyordu.